ŞEKER YERİNE İLAÇ, GAZOZ YERİNE KEZZAP: ÇOCUĞUNUZU ZEHİRLENME TEHLİKESİNDEN UZAK TUTUN

Zehirlenme çocukluk çağının önemli bir sağlık sorunudur. Her yıl yüz binlerce çocuk zehirlenme nedeniyle acil servislere başvurmakta ve bunların birçoğu sakat kalmakta hatta kaybedilmektedir. Zehirlenmelerde en önemli neden ailelerin bilgisizliği veya ihmalidir. İlaçların ilgi çekici renkte ve ilaç kapaklarının kolay açılır şekilde üretilmiş olması da diğer nedenlerin başında gelir. Memorial Ataşehir Tıp Merkezi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. Özlen Kaya Çardak çocuklarda zehirlenme riski ve alınması gereken önlemler hakkında bilgi verdi.

Zehirlenmeyi kolaylaştırıcı faktörler:

• Kalabalık aile
• Aile içi sorunlar
• Anne babanın çok yoğun çalışması, sürekli meşgul olması
• Yeni bir kardeşin doğması
• Yoksulluk
• Taşınma

Zehirlenmelerin % 90’dan fazlası en güvenilir yer olarak bilinen evlerde gerçekleşir.

Zehir danışma merkezlerine zehirlenme nedeni ile bildirilen hastaların % 50 den fazlası 5 yaş altındaki çocuklardır. Çocukluk çağı zehirlenmeleri özellikle iki yaş grubunu ilgilendirmektedir:

I. 9 ay – 5 yaş arası

II. Ergenlik dönemi

İlk 5 yaş grubunda görülen zehirlenmeler daha çok kaza nedeniyle ve erkek çocuklarda daha sık görülmektedir. Bu yaş grubundaki çocuklar hareketli, merakli ve araştırmacı yapıda oldukları için en riskli grubu oluşturur. Ayrıca her şeyi ağızlarına götürmeye meraklı olmaları ve büyükleri taklit etmeyi sevmeleri de zehirlenmeyi kolaylaştırır. 5 yaş altındaki çocuklarda genellikle tek bir madde ile zehirlenme görülür.

Ergenlik yaş grubunda görülen zehirlenmeler ise daha çok kızlarda görülür ve istemli olarak intihar amaçlı ilaç alımları sonucu oluşur. Ergenlik dönemindeki zehirlenmelerde genellikle birden fazla ilaç alımı söz konusudur.

Zehirlenme çok çeşitli maddelerle olabilir:

a) Katı zehirler: İlaçlar, bitkiler, tozlar (deterjan), tablet şeklinde böcek ilaçları
b) Sıvı zehirler: Losyonlar, sıvı sabunlar, şuruplar, cila ve boyalar
c) Spreyler: Sprey boyalar, böcek ilaçları, temizleyici spreyler
d) Görünmeyen zehirler:Gazlar ve buharlar. Kombi- şofben, araç egzos gazı, soba dumanı

Zehirlenmelerde belirtiler alınan maddeye göre çok çeşitlilik gösterir. Kalp hızında artma- azalma, solunum hızında artma- azalma, tansiyon düşmesi veya çıkması, bulantı kusma, bilinç kaybı, havale gibi çeşitli belirtiler görülür.

Bazı ilaçların çok az miktarları bile öldürücü etkiler yapabilir. Tek bir tablet bile bazen bir çocuğun ölümüne neden olabilir. En tehlikeli zehirlenmeye yol açan maddeler: İlaçlar (antidepresanlar, demir içeren ilaçlar, kalp ilaçları, havale ilaçları), yemek borusunda yanık oluşturabilen temizlik maddeleri (lavabo açıcılar, yağ çözücüler, tuvalet taşı temizleyiciler..), karbon monoksit, böcek ilaçları, hidrokarbonlar(mobilya temizleyiciler, tiner..), yabani mantarlar.

Zehirlenme durumunda acil olarak yapılması gerekenler:

• Doktorunuzun telefon numarasını kolay ulaşılabilecek bir yerde bulundurun

• Zehir danışma merkezinin numarasını evde bulundurun (114- ücretsiz)

• Ambulans numarasını evde bulundurun (112)

• Öncelikle sakin olun

• Zehirlenmenin neden kaynaklandığını anlamak için çocuğun çevresinde bulunan tüm ilaçları gözden geçirin

• Çocuğu tehlikeli ortamdan uzaklaştırın

• Bilinci kapalı ise nefes alıp almadığını ve nabzını kontrol edin

• Hayatı tehdit eden bir durum varsa suni solunum ve kalp masajı için hazırlanın

• Doktorunuzu ararken sakin olmanız ve aşağıdaki bilgileri doğru bir şekilde aktarmanız hayat kurtarıcı olabilir: Çocuğun o andaki bilinç durumu, ilacın tam adı, kaç tablet veya şurup şişesinin ne kadarını içtiği, zehirlenmenin olduğu saat, çocuğun yaşı ve tartısı..

Her zehirlenmede kusturma doğru olmayabilir, Sağlık görevlilerine sormadan hiç bir zehirlenmeyi kusturmaya çalışmayınız. Asitli maddelerde, gaz yağı veya eter gibi petrol ürünlerinde kusturmak hastaya faydadan çok zarar verebilir. Ayrıca hastanın bilinci kapalı ise kesinlikle kusturulmamalıdır.

1970’li yıllardan sonra çocuklar için daha güvenli ilaç paketleme yöntemlerinin geliştirilmesi ve bunların tüm dünyada kullanılmaya başlamasıyla özellikle ilaca bağlı zehirlenmelerde azalma gözlenmiştir. ABD’de 1970 yılında 5 yaş altında zehirlenmeye bağlı ölüm vakası sayısı 226 iken, 1990 yılında sadece 49 çocuk hayatını kaybetmiştir. Günümüzde akut zehirlenmelere bağlı ölüm oranı % 1’in altındadır.

Toksik bir maddeye maruz kalma öyküsü alınamayan bazı zehirlenme vakalarında gelişen bulgu ve belirtilersık görülen hastalıkları taklit edebilir. Tam tersi de olasıdır. Acil hekimi her zaman zehirlenme olasılığını akılda tutmalıdır. Özellikle ergenlik yaş grubundaki hastalarda sağlık personelini yanıltıcı hikayeler çok sık görülür. Ergenlik dönemindeki vakalarda anne baba ve çocuk ile ayrı ayrı görüşülmelidir

Zehirlenen bir çocukta içtiği maddeye göre tüm sistemleri etkileyen kalıcı hasarlar görülebilir. Bunlar böbrek yetmezliği- dializ hastası olma, kalp yetmezliği, bilinç kayıpları, koma tablosu ve ölümle sonuçlanan çok ciddi tablolar oluşabilir.

ZEHİRLENMELERİN ÖNLENMESİ İÇİN AİLELERE TAVSİYELER

• Hiçbir zaman çocukların önünde ilaç içmeyin. Sizleri taklit edeceklerini unutmayın.

• Çocuklara ilaçları asla şeker diye vermeyin.

• İlaç ve temizlik maddelerini mutlaka kilitli dolaplarda ve çocuğun boyunun erişemeyeceği yükseklikte saklayın.

• Tüm tehlikeli ürünlerin üzerinde etiket olmasına dikkat edin. Zehirli maddeleri asla su bardaklarına koymayın.

• Çocuklarınıza karanlıkta ilaç içirmeyin.

• İlaçları her zaman orijinal paketlerinde saklayın. Tehlikeli temizlik maddelerini (kezzap, eter, tiner..) kola, gazoz şişesi gibi eski içecek şişelerine koymayın.

• Zehirlenmelerin bir bölümü misafirlikte olmaktadır. Misafirliğe gittiğiniz evlerde çocukları mutfak ve banyolarda yalnız bırakmayın. Her aile bu konuda sizin kadar titiz olmayabilir.

Çocukların her türlü ambalajı açabilme ihtimalini unutmayın.

-Tehlikeli hiçbir maddeyi buzdolabina koymayın.

-Böcek ve fare zehirlerini açıkta bırakmayın. Bu tip zehirler deriden emilerek kana karışır, çocukların asla dokunmaması gerekir.

-Evdeki bitkilerinizin yapraklarının zehirli olup olmadığını araştırın.

-Kombi şofben soba gibi ısıtıcıların güvenliğini sık sık kontrol edin.

-Evinizi kurşunsuz boya ile boyatın.

Zehirlenme konusunda her zaman olabilecek en kötü ihtimali düşünerek sağlık personellerinden yardım isteyin. Bir tabletten ne zarar gelir veya kusturdum artık tehlikesi kalmadı gibi düşüncelerle hastaneye gitmeyi ertelemeyin. Çocuğunuzun yanında bulduğunuz tüm ilaçları hastaneye giderken yanınıza alın, hangisinden ne kadar içtiği konusunda eksik bilgi vermemeye gayret edin.

Zehir danışma merkezinin 24 saat hizmet verdiğini unutmayın.

DERİ LEKELENMELERİNDE LAZERLE SİL BAŞTAN!

10 Aralık 2009 admin  
Kategori: Genel sağlık

İlerleyen yaş, güneş ışınları ve çeşitli sebeplerle oluşan deri lekelenmeleri çoğumuzun korkulu rüyasıdır. Ancak teknoloji bu soruna da çözüm sunuyor. Acıbadem Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Acıbadem Maslak Hastanesi Deri Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Emel Erkek deri lekelenmelerine karşı uygulanan en son yöntem olan ‘lazer tedavisi’ hakkında bilgi verdi.

Lazer normal deriye zarar vermeden tedaviyi sağlıyor

Leke tedavisinde yeni geliştirilmiş bir teknik olan lazerde, özel dalga boyunda ışınlar kullanılarak pigment içeren hücrelerin harap edilmesi, deriye renk veren melanin pigmentinin yıkılması veya derinin en üst tabakasının soyulması ile lekeler yok ediliyor. Lazer sistemleriyle yapılan uygulamalarda etraftaki normal deriye zarar vermeden lekelerin tedavisi mümkün oluyor. Lazer hem yüzeysel, hem de derin lekelerin tedavisinde başarı ile kullanılıyor. Lazerle leke tedavisi en sık yüze yapılmakla birlikte boyun, el üstleri ve diğer vücut bölgelerine de uygulanabiliyor.

Lekelenme daha çok yüz, boyun ve el üstlerinde oluşuyor

Deri lekelenmeleri ilerleyen yaş ve güneş ışınlarının yanı sıra hormonal, genetik faktörler, ilaç ve kozmetik kullanımının yanı sıra metabolik hastalıklar sebebiyle de oluşabiliyor. Lekelenme doğumsal olabileceği gibi, sonradan da edinilebiliyor. Derinin en üst tabakası veya deri altı tabaka ile ilişkili olabilen lekelenme, mekanizma olarak melanin pigmentinin artışına veya melanin-dışı pigment birikimine bağlı olarak ortaya çıkabiliyor. Daha çok koyu tenli kişilerde görülen deri lekelenmesi yüz, boyun V’si ve el üstleri gibi kronik olarak güneşe maruz kalan deri bölgelerinde belirgin oluyor.

Leke yüzeysel ya da yeni ise tedaviye yanıt şansı yüksek!

Çoğu zaman kozmetik problemden ibaret olan deri lekelerinin bazıları kansere dönüşüm olasılığını barındırıyor. Güneş ışınlarının yalnızca lekelenme oluşumunda değil, varolan leke bölgelerinin kararmasında ve leke üzerinde kanser oluşumunda da önemli rolü bulunuyor. Leke tedavisinde en temel prensip güneşten korunmadır. Bu sağlandıktan sonra lekelenmenin tipine göre uygun tedavi seçenekleri gözden geçirilebiliyor. Genel olarak lekelenme ne kadar yüzeyselse ve ne kadar yeni ise, tedaviye yanıtı o derece olumlu oluyor.

CİNSELLİK HER ZAMAN ÖNEMLİ

10 Aralık 2009 admin  
Kategori: Cinsel Sağlık

IPSOS Araştırma Şirketi tarafından gerçekleştirilen ve Türkiye’de erkeklerin Erken Boşalma (EB) konusunda algılarını ölçen araştırmayı Türk Androloji Derneği üyeleri yorumladı.

Dünya genelinde milyonlarca erkeği ilgilendiren ve önemli bir cinsel sağlık durumu olarak kabul edilen Erken Boşalma (EB) konusunda Türk halkının algısını ölçmek amacı ile tasarlanan araştırma sonuçlandı. Araştırmaya, 29–64 yaş aralığındaki çeşitli gelir gruplarından %20’si EB sorunu yaşayan 18 yaş üzeri 800 erkek katıldı.

Araştırmaya katılan erkeklerin %70’i cinselliği “önemli” olarak tanımlarken, haftada en az bir kere cinsel ilişkide bulunduğunu belirtiyor.

Araştırma sonucuna göre EB sorunu olan erkeklerin yalnızca 1/3’ünün profesyonel destek aldığı gözlenirken eğitim seviyesi daha düşük olan erkeklerin, EB konusunda daha fazla profesyonel destek aldığı gözleniyor.

Araştırmayı değerlendiren Türk Androloji Derneği Üyelerinden Prof. Dr. Ateş Kadıoğlu, EB’nin erkeklerde yüzde 30 oranında görülen bir tıbbi bir durum olduğunu belirterek, EB’ye yönelik çeşitli tedavi seçeneklerinin bulunduğunu söyledi. Prof. Dr. Kadıoğlu ayrıca, bu konuda doğru bilgilenmenin önemine değinerek profesyonel destek almayan EB hastalarının interneti ana bilgi kaynağı olarak değerlendirdiğini sözlerine ekledi. Doğru bilgilendirme konusunda basına da önemli bir görev düştüğünü söyleyen Prof. Dr. Kadıoğlu, doğru bilgi ve tedavilerle EB sorununun önemli ölçüde önlendiğine dikkat çekti.

Türk Androloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Önder Yaman araştırmaya katılan erkeklerin %82’sinin cinsel ilişkilerindeki memnuniyet ve memnuniyetsizlikleri konusunda eşleri ile konuşabildiklerini söyledi. Eşlerin birbirleri ile konuşmasının önemli olduğuna değinen Prof. Dr. Yaman, yorgunluk, stres ve sinirli ruh halinin erken boşalma sorununu tetikleyebileceğini belirtti.

Türk Androloji Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. Selahattin Çayan, EB sorunu yaşayan ve bu konuda profesyonel destek alan erkeklerin tüm ilişkilerinden haz alma oranının EB sorunu olmayan erkeklere oranla yüzde 20 oranında daha düşük olduğunu söyledi. Araştırma sonucuna göre, 19-29 yaş aralığında EB görülme sıklığının diğer yaşlara göre yüzde 10-15 oranında yüksek olduğunu söyleyen Prof. Dr. Çayan, EB’nin yalnızca genç erkeklere yönelik tıbbi durum olmadığının ve tüm yaşlarda görülebileceğinin altını çizdi.

KADINLARA LOHUSALIK DÖNEMİ İÇİN BAKIM TÜYOLARI

Gebelik sürecinde tepeden tırnağa değişime uğrayan kadınlar, minik bebeklerini kucaklarına aldıklarında bu kez de lohusalık döneminin etkisiyle yeni bir geçiş süreci yaşıyor. Kadınların gebelikte olduğu gibi lohusalıkta da özenli ve bilinçli bir bakıma ihtiyacı olduğunu söyleyen Dermatoloji Uzmanı Dr. Gökhan Okan, çiçeği burnunda annelere bakım tüyoları verdi:

Gebelikte oluşan cilt lekelerine karşı lohusalık döneminde vitamin C ve fitik asit gibi bitkisel içerikli doğal ürünlerden yararlanın; lohusalık bitiminde ise peeling uygulaması yaptırın. Vücuttaki çatlaklarını emzirme bitiminde vitamin A tedavisiyle silin. Çatlamaması için göğüs uçlarını ılık suyla temizleyin, bitkisel içerikli ve lanolin içeren kremlerle nemlendirin.

Medical Park Bahçelievler Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Gökhan Okan; doğumdan sonra lohusalık döneminde vücutta görülen bazı değişimlerin normal olduğunu belirterek, bir an önce eski görüntüsüne dönmek isteyen annelerin paniğe kapılmaması gerektiğini söyledi. Doğru ve bilinçli bir bakım uygulayarak özlem duydukları görüntülerine yeniden kavuşabileceklerini söyleyen Dermatoloji Uzmanı Dr. Gökhan Okan; lohusalar için basit ama etkili bakım tüyoları verdi:

TEMİZLİK MADDELERİNİ DOĞRU SEÇİN: Gebelikte olduğu gibi lohusalıkla da özenli ve bilinçli bir bakıma ihtiyaç var. Gebelikteki hormonsal değişim; cilt, saç, tırnak, damarlar, yağ bezleri ve ter bezlerini de etkiler. Ciltte gebelik süresince hassasiyet görülür; cilt, kimyasal maddelere karşı çok duyarlıdır. Gebelik sürecinde cildi tahriş etmeyen ürün kullanımına mümkün olduğunca özen gösterilmelidir. Bu hassasiyet lohusalık süresince de devam eder. Bebekten dolayı annelerin su, sabun ve deterjanla teması; hassasiyetin daha da belirginleşmesine, ellerde kızarıklığa, çatlaklara ve kaşıntılı lezyonların gelişmesine neden olur. Bu nedenle lohusa annelerin ellerini kurutmayan, yumuşatıcı özelliği olan temizleyicileri tercih etmeli ve her el yıkama sonrası ellerini nemlendirmeleri gerekir.

SİVİLCELER İÇİN MUTLAKA DOKTORA DANIŞIN: Yüzde bulunan yağ salgısı gebelik süresince artar. Bu da gebelikte sivilcelerin artmasına neden olur. Anne adayları; dıştan kullanılacak ürün bile olsa, bunun emilip kana geçme ihtimali bulunduğunu unutmamalı. Özellikle gebelik süresince vitamin A ve yüksek dozda salisilik asit içeren ürün kullanımı önerilmez. Kullanılacak kozmetik ürünler geniş yüzeye uygulanacaksa kullanmadan önce cilt hekimlerine danışılmalıdır. İltihabi akneler mevcutsa, kullanılacak antibiyotiklerin lohusa anneler açısından risk taşımadığından emin olunması gerekir.

PEELİNG KANA GEÇER DİKKAT: Özellikle vücut peelingi amacıyla kullanılacak ürünlerin geniş yüzeyle temas edip kana geçme ihtimali göz ardı edilmemelidir. Gebelik ve lohusalık döneminde bu yüzden geniş yüzeylere kullanılacak peeling ürünleri seçiminde dikkatli olunmalıdır. Yağlı ciltler için uygun olan temizleyici ve toniklerle yağlanma baskı altına alınır. Cilt hekimlerinin önerdiği güvenilir olan sivilce ilaçlarıyla sivilceler tedavi edilir.

GÖĞÜS UÇLARINI ILIK SUYLA TEMİZLEYİN: Göğüs uçları, cilt çatlaklarının görüldüğü diğer bir bölgedir. Bebeğin meme emmesiyle göğüs uçlarında çatlaklar ve yarıklar oluşabilir. Bazı durumlarda çatlak olan bölgelerden enfeksiyon gelişebilir. Çatlaklardan korunmak amacıyla göğüs uçlarının ılık sularla temizlenmesine özen gösterilmeli, bitkisel içerikli ve lanolin içeren kremlerle emzirmeyi takiben göğüsler nemlendirilmelidir.

AYAKLARI ÇOK İYİ KURULAYIN: Lohusalık döneminde ter bezlerinin sayısında artma görülür. Gebelikte vücutta biriken fazla suyun atılma yollarından biri de terdir. Ayaklardaki fazla terleme mantar hastalığının gelişmesine zemin hazırlar. Ayakların ıslak kalmamasına, çok iyi kurulanmasına ve nemli tutulmamasına önem verilmelidir.

TIRNAKLAR VE ELLER NEM İSTER: Tırnaklar bu sürede daha kırılgan, daha yumuşak olur. Emzirme döneminde kimyasal maddelerle temasın artması, tırnak sorunlarının bu dönemde devam etmesine neden olur. Tırnaklar nemlenmelidir, el bakımına dikkat edilmelidir.

SAÇLARINIZI KİMYASALLARDAN KORUYUN: Değişen hormonlar saçları da farklı şekilde etkiler. Gebelik süresince saçlarda gürleşme, sertleşme görülür. Doğum sonrası ilk 6 ay saç dökülmesi görülür. Bu dökülme geçicidir. En geç bir sene içinde dökülen saçlar tekrar çıkar. Hastalar dökülme süresince saç kozmetiklerinden uzak durmalı, saçlarını mümkün olduğu kadar az boyatmalı, kullanılacak boyaların da bitkisel olmasına dikkat etmelidirler. Emzirme süresince annede gelişebilecek vitamin ve mineral eksikliklerinin de dökülmeyi arttıracağı unutulmamalıdır. Cilt hekimlerinin önerisi doğrultusunda saç dökülmesine uygun tedavi başlanmalıdır.

TÜYLERİ EMZİRME SONRASINA BIRAKIN: Tüylenmede artış hormonların sebep olduğu bir diğer değişikliktir. Emzirme sonrası lazer yöntemiyle istenmeyen kıllar uzaklaştırılır.

LOHUSALIKTA BOTOKS’U UNUTUN: Kozmetik uygulamalar bu dönemde önerilmez. Yapılacak işlemlerin güvenirliği ile yeterli bilgi bulunmadığından dolayı botoks, dolgu ve peeling gibi işlemler emzirme kesildikten sonra önerilir.

CİLT LEKELERİNE EMZİRİRKEN VİTAMİN

LOHUSALIK BİTİNCE PEELİNG TAKVİYESİ

Cilt lekeleri çoğu kadının bu sürede yaşadığı bir cilt sorunudur. Lekeler esmerlerde daha belirgindir. Gebeliğin erken dönemlerinde başlar ve lohusalık döneminde de şiddeti hafifler. Hormonal değişim ve genetik faktörler lekelere zemin hazırlar. Lekeler gebelik ve lohusalık döneminde vitamin C ve fitik asit gibi bitkisel içerikli doğal ürünlerle tedavi edilir. Güneş koruyucular tedavinin en önemli parçasıdır. Lohusalık bitiminde ise kimyasal içerikli renk açıcılar ve peeling yöntemi ile lekelerde belirgin derecede azalma sağlanır. Peeling işlemiyle lekelerde açılma sağlanırken, aynı zamanda ciltte parlaklık, sağlıklı bir görünümde kazanılır.

ÇATLAKLARI A VİTAMİNİYLE

VARİSLERİ LAZERLE SİLİN

CİLDİ NEMSİZ BIRAKMAYIN: Çatlaklar kadınları çok fazla rahatsız eden gebelikte gelişen bir diğer kozmetik sorundur. Özellikle karın, kalça ve göğüs uçlarında görülür. Başlangıçta pembe mor renkte olan çatlaklar ilerlediği zaman sedef ve gümüş rengine dönüşür. Kullanılacak ürünlerle başlangıç aşamasında olan çatlaklar hafifletilebilir. Çatlakların önlenmesinde alınacak en önemli önlem cildi nemlendirmektir. Cildin nemli tutulması ani gerilmeye karşı dayanıklılığı arttırır. Özellikle meyve asidi içeren ürünler çatlakların hafiflemesine yardımcı olur. Emzirme sonrası vitamin A içeren ürünlerle çatlak tedavisi yapılır.

VARİSLERİ LAZERLE SİLİN: Damarlar gebelikte genişleme gösterir. Bu sebepten kılcal damar genişlemeleri ve varislere sık rastlanılır. Emzirme bitiminde yüzdeki kılcal damar genişlemeleri lazer, varisler için skleroterapi yöntemine başvurulur.

Gripte Antibiyotik Etkisiz Kalıyor

08 Aralık 2009 admin  
Kategori: Genel sağlık

Gereksiz yere ya da hekim tavsiyesi dışında kullanılan antibiyotiklere dirençli mikroorganizmalarla enfekte olan hastaların yaşamını yitirebildiği bununla birlikte nezle, grip gibi hastalıklarda antibiyotik etkisiz kalıyor.

Gereksiz yere ya da hekim tavsiyesi dışında kullanılan antibiyotiklere dirençli mikroorganizmalarla enfekte olan hastaların yaşamını yitirebildiği belirtildi.

Uzmanlar, antibiyotiklere karşı mikropların direnç kazanmaması için, hekim reçetesi olmadan bu tür ilaçların kullanılmaması gerektiğini ifade ederek, ”Eğer gereken çaba gösterilmez ise dünyayı antibiyotik öncesi dönemde insanları tedavi etmede yaşanılan sıkıntılar bekliyor” uyarısında bulundu.

Türk Klinik Mikrobiyoloji ve Enfeksiyon Hastalıkları Derneği Antibiyotik Direnci Çalışma Grubu Üyesi Prof. Dr. Neşe Saltoğlu, 18 Kasım ”Antibiyotik Farkındalık Günü” dolayısıyla, AA muhabirine yaptığı açıklamada, çeşitli hastalıkların tedavisinde kullanılan antibiyotiklerin gereksiz yere tüketilmesinin toplum sağlığı için önemli bir tehdit olduğunu söyledi.

Gereksiz ve uygunsuz antibiyotik kullanımının, hem ülke ekonomisine ciddi zarar verdiğine hem de antibiyotik direncinin ortaya çıkmasına neden olduğuna dikkati çeken Saltoğlu, ”Antibiyotik direncinin gelişmesi, antibiyotiklerin etkisiz hale gelmesi demektir. Bu ise hastalıkların tedavisi açısından çok ciddi bur durumdur. Dirençli mikroorganizmaların tüm dünyada yayılması ve antibiyotik yan etkilerinin görülmesi de cabasıdır” uyarısında bulundu.

Saltoğlu, antibiyotiklerin gerekmediği halde kullanılması ya da yetersiz, uygunsuz süre ve dozda alınmasının direnç gelişimine neden olduğunun altını çizerek, ”Antimikrobiyallere direnç, hem toplum kaynaklı hem de hastane enfeksiyonlarında giderek artan önemli bir sağlık sorunudur. Dirençli bakterilerle gelişen enfeksiyonlar, ciddi seyirli hasta oranlarının artması, tedavi başarısızlığı, hatta ölümle sonuçlanmaktadır” dedi.

Yeni bir antibiyotiğin geliştirilmesi ve kullanıma sunulmasının yaklaşık 10 yıl gibi bir zaman aldığını belirten Saltoğlu, ”Uygunsuz kullanımlar sonucunda ise antibiyotikler kısa bir süre sonra kullanılamaz hale geliyor. Günümüzde tüm antibiyotiklere dirençli mikroorganizmalarla enfekte olan hastalar bu nedenle yaşamlarını kaybediyor. Eğer gereken çaba gösterilmez ise dünyayı antibiyotik öncesi dönemde insanları tedavi etmede yaşanılan sıkıntılar bekliyor” diye konuştu.

”NEZLE VE GRİPTE ANTİBİYOTİK KULLANIMI ETKİSİZ”

Türk Klinik Mikrobiyoloji ve Enfeksiyon Hastalıkları Derneği Antibiyotik Direnci Çalışma Grubu Üyesi Prof. Dr. Saltoğlu, nezle, grip gibi viral enfeksiyonlarda antibiyotiklerin etkisiz olduğu için antibiyotik kullanılmaması gerektiğini vurgulayarak, ”Bilindiği gibi üst solunum yolu enfeksiyonların çoğunu soğuk algınlığı, nezle ve grip adını verdiğimiz hastalıklar oluşturmaktadır. Tüm bu hastalıklarda etkenler virüsler olduğu için antibiyotik tedavisi gereksiz ve etkisizdir” şeklinde konuştu.

Saltoğlu, şu bilgileri verdi:

”Toplum kaynaklı enfeksiyonlarda giderek artan direnç sonuçları mevcuttur. Klinik Mikrobiyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları Derneği Antibiyotik Direnci İzleme Çalışma Grupları sonuçları, önceki yıllarda bu sonuçları ortaya koymuştur ve direnç izleme çalışmalarını sürdürmektedir. Bunun dışında hastane enfeksiyonları izlemi ile ilgili çalışmalar ve Sağlık Bakanlığı Ulusal Hastane Enfeksiyonları Direnç İzlemi sonuçları da dirençli mikroorganizmaları ve bunlardaki antibiyotik direncini ortaya koymaktadır.”

”HEKİMLERE ANTİBİYOTİK BASKISI YAPILIYOR”

Prof. Dr. Saltoğlu, hasta ve hasta yakınlarının hekimlere antibiyotik yazması konusunda ısrarcı olduğunu belirterek, ”Hekime başvuran hasta sayısının yüksekliği, buna karşın zamanın kısıtlı olması, laboratuvar tanı koymada kimi zaman olanaksızlıklar, hastanın hekime antibiyotik yazması konusunda ısrarcı olması, mezuniyet sonrası eğitim programlarındaki konu ile ilgili bilgi eksiklikleri gibi pek çok faktör uygunsuz antibiyotik kullanımı ile ilgili sonuçlarda etkili olmaktadır” dedi.

Gereksiz antibiyotik kullanımının önemli bir nedeninin de hastanın hekime ulaşmadan çoğu kez eczaneye başvurarak antibiyotiği temin edebiliyor olmasından kaynaklandığını savunan Saltoğlu, ”Yurt dışında olduğu gibi ülkemizde de reçetesiz antibiyotik kullanımı yasaklanmalıdır. Antibiyotikler ateş düşürücü ilaçlar değildir. Bir veya iki doz kullanılıp hemen kesilmeleri uygun değildir” diye konuştu.

Türk Klinik Mikrobiyoloji ve Enfeksiyon Hastalıkları Derneği Antibiyotik Direnci Çalışma Grubu Üyesi Prof. Dr. Neşe Saltoğlu, toplumun bu konuda bilgilendirilmesi, hastanın kendisine yazılan bir antibiyotiği neden kullanması gerektiğini sorgulayan bilince ulaştırılmasının uygunsuz kullanımı engelleyebileceğini sözlerine ekledi.

Mide Yanmasına Doğal Şifalar

08 Aralık 2009 admin  
Kategori: Genel sağlık

Mide yanması yemekten önce, yemek esnasında veya yemekten iki üç saat sonra hissedilir. Besinler, sindirim fonksiyonunun bir gereği olarak midede ilk değişikliklere uğrayarak bağırsaklara gönderilmek amacıyla hazırlanıyor. Mide bu fonksiyonunu yaparken iç yüzeyini kaplayan zarın alt kısmındaki salgı hücrelerini, besinlerin olması gereken değişimini sağlamak için uyarıyor. Bu esnada meydana gelen bir dengesizlik, çok fazla asit ortamına ve midenin kendini koruyamamasına neden olarak yanma hissine sebep oluyor.

Yemek Süresini Uzatın

Yemek yemeye daha çok vakit ayırın. Ayaküstü değil de sofrada oturarak acele etmeden yiyin. Acele yemek mide çalışmasına zarar veriyor. Kendinize daha fazla zaman ayırıp yemek yemeyi bir zorunluluk değil de bir keyif anına dönüştürün.
Ağzınıza küçük lokmalar almak midenin sindirim için gerekli salgıları daha kolay üretmesine yardımcı olur. Lokmaları uzun uzun çiğneyin. Bu, midenizde şişkinlik ve ağırlık hissetmemenizi sağlar.

Tam Doymadan Sofradan Kalkın

Sofradan tıkabasa doymadan kalkın. Mide boş bir torba olduğu için yemek yerken çiğnediğimiz besinler buraya ulaştıkça mide sürekli genişler. Eğer kemerinizi çok sıkmışsanız yanma hissi duymanız çok doğal. İçi dolu bir plastik torbayı düşünün. Tam ortasından bir ipi kemer gibi sıkıca bağlayın. Torba sağa ya da sola çekecek ya da aşağıya doğru sarkacaktır. Mide de aynı böyle… Bu nedenle ölçülü miktarda yemek yiyin.

Uyku Yemek Arası En Az 3 Saat Olmalı

Akşam öğününden hemen sonra damak kaçamakları yapmayın. Aksi takdirde mide gece boyunca çalışıp yorulur. Akşam yemeği ile uyku arası en az üç saat olmalı. Yani yemek yedikten en az 3 saat sonra yatın. Gece yatarken sağ yana dönerek yatmayın. Besinin mideye girişi sağ taraftan gerçekleştiği için yedikleriniz yeterince hazmedilemeyip mide borusunda yanma hissi oluşabilir.
Yemek yedikten sonra yere eğilmeniz gerekiyorsa dizlerinizi bükerek eğilin. Aksi takdirde mide işlevini gerektiği gibi yapamaz.
Yiyecek ve içeceklerin çok sıcak ya da soğuk olması mide sıvısına zarar verebilir. Bu nedenle yiyecek ve içeceklerin ılık olmasına özen gösterin.
Sigaradan uzak durun.
Yemekten sonra uzanmayın. Unutmayın, mide sıvısı yatay pozisyonu sevmez ve yanma hissi mide borusu yoluyla ağzınıza kadar gelebilir.

Bunlardan Uzak Durun
Hazmı kolay olmayan kızartmaları ve yağlı yiyecekleri sofranızdan uzaklaştırın. Ağır yağlı, fazla kremalı ya da soslu besinleri yemeyin. Çikolata, içerdiği yüksek dozdaki yağ ve kafein nedeniyle hassas mideye zarar vererek yanma hissine yol açıyor. Sütlü çikolata, daha az yağ içeren bitter çikolataya oranla daha tehlikeli olduğundan çikolata sevenler genelde sütsüz olanını tercih etmeli. Kafeinli içecekler mide için çok zararlı. Kahve, çay ve kola gibi içecekler hassas mideyi yorar. Eğer mide yanmasından şikayet ediyorsanız ve kahve içmeden yapamıyorsanız kafeinsiz kahveyi tercih edin. Gazozlu içecekleri ve asitli meyve sularını az için. Et suyu ile hazırlanmış çorbalardan uzak durun. Diğer çorbaları ise çok sıcak içmeyin. Ilınmasını bekleyin. Alkol midedeki yanma hissini artırır, alkolden uzak durun. Çiğ soğan ve çiğ meyve de mide asidini artıran etkenlerdendir.

Karnabahar : Haşlanmış karnabahar, mideyi asit saldırılarından koruyarak tüm sorunları giderebilir. İçeriğinde bulunan gefarnato maddesi ülser ilacının hammadesi olarak kullanılıyor.

Patates : Çiğ patates suyu mide yanmasının doğal ilacıdır. Patatesi soyup katı meyve presinde suyunu sıkın. Su, havuç suyu veya kereviz suyuyla karıştırarak için.

Elma sirkesi : Salatalarda elma sirkesi kullanabilirsiniz.

Maden suyu : Mide asidinin büyük bir bölümünü etkisiz hale getiriyor. Yemeklerden sonra içilebilir.

Ispanak : Ispanağı buharda pişirin veya haşlayarak tüketin. Taze yapraklarını salata olarak yiyin.

Zeytinyağı : Çiğ olarak kullanıldığında besinlerin midede kalma süresini azaltıyor ve yağların sindirimi için safra salgısını artırıyor.

Baklagil : Fasulye, bezelye ve mercimekte var olan bioflavionid maddesi, midenin koruma görevini artırıyor.

Muz : Mideyi seven meyvelerin en başında geliyor. Ara öğünlerde birer muz yemek, midedeki yanma hissini ortadan kaldırabilir. Muz, mide enzimleri ve hücrelerinin üretimini de artırıyor.

Kızarmış ekmek : Midenin salgıladığı aşırı asidi kurutarak yanma hissini gideriyor.

Meyankökü : Güçlü bir mide koruyucusu ve dostu. Yapılan son incelemelere göre midedeki çok fazla olan asitlenmeyi azaltır.

Cinsel gücü arttırıcı maddeler

08 Aralık 2009 admin  
Kategori: Cinsel Sağlık

cinsel istek uyarıcı gücü arttırıcı maddeler; vücuda dışarıdan alınan ilaç, hormon ve bir takım maddelerin cinsel davranışlar üzerinde belli uyarıcı etkileri olabilir. cinsel istek uyarıcı gücü arttırıcı maddeler libido üzerinde etki yaparak cinsel isteği ya da hazı değiştirebilirken başkaları, sadece cinsel organların fiziksel tepkilerini farklılaştırır. Ancak cinsel istek uyarıcı gücü arttırıcı maddelerin çoğunluğu ne yazık ki cinsel istek ve duyumları çoğaltmaktan çok azaltma yönünde etki yaparlar. cinsel istek uyarıcı gücü arttırıcı olarak bilinen maddelerin çoğu beyindeki belli merkezler üzerine etki yaparlar.

Bazılarıysa doğrudan doğruya cinsel organları denetleyen sinirler üzerinde uyarıcı olurlar. Ayrıca birtakım ilaç ya da maddeler sarhoşluk, gibi genel bir durum yaratarak cinsel davranış farklılıklarına yol açarlar. Uyarıcı maddelerin hangi koşullar içinde alındığı da etki açısından önem taşır. Buna en iyi örnek LSD kullananların durumunda görülür. LSD, genellikle cinsel isteği yok edici olarak bilindiği halde bu maddeyi erotik bir ortamda alan ya da maddenin bu özelliğinden habersiz olarak ondan cinsel uyarıcılık etkisi uman bireylerde bu tür beklentiler doğrultusunda cinsel isteğin arttığı görülmüştür.

cinsel istek uyarıcı gücü arttırıcı maddelerin erkekler üzerindeki etkileri günümüzde oldukça iyi bilinmekte, buna karşılık kadınların çoğunun maddelere gösterdikleri tepkiler, erkeklerinkine benzer olması tahmin edilerek değerlendirilmektedir. Bunun nedeni, cinsel tepkilerin erkek bedeninde çok daha rahatlıkla ölçülebilir olmasıdır. Bu konuda pek çok araştırma yapılmakla birlikte cinsel uyarıcı olarak tam güvenilir bir takım maddeler henüz bulunamamıştır.

Aşık olmanın olağanüstü afrodizyak etkisinin yerini dolduracak herhangi bir kimyasal maddeden söz etmek henüz mümkün değildir. Halk arasında özellikle yaygın inanışlara konu olan adamotu, aslan perisi tozu, gergedan boynuzu gibi etkili olduğu sanılan afrodizyaklardan başka cinsel uyarıcı nitelikleriyle tanınan maddeler ; Alkol. Alkol, beynin merkezleri üzerinde etki yapan bir maddedir ve tarih boyunca cinsel etkinliği arttırdığı düşünülmüştür. Gerçekte alkol beynin korku ve endişe ile ilgili merkezlerini uyuşturur. Bundan dolayı kişiyi yürekli kılar.

Fakat yüksek dozlarda, tanıma ve bilinç işlevlerini sekteye uğratır. En had durumdaysa felç benzeri bir sonuç yaratarak kişiyi tamamıyla duyarsızlaştırır. Shakespeare’in deyişiyle: “İstekleri kışkırtır, fakat etkinliği götürür”. Özellikle erkeklerde ciddi alkoliklik sorunu olan kişilerin tamamıyla cinsel iktidarlarını yitirdikleri görülür. “Barbiturat” deyimiyle anlaşılan yatıştırıcı, sakinleştirici ilaçların etkisi de aynen alkole benzer. Bunlar beynin cinsellikle ilgili merkezlerini uyarmazlar, fakat az bir dozda alındıklarında kişiyi kaygılarından ve çekingenlikten kurtardıkları gibi, doz biraz fazlalaştıkça cinsellik de dahil olmak üzere tüm davranışları kısıtlarlar.

Esrar ve Halusinojen maddeler. Halusinojen madde olarak sınıflandırılanlardan LSD, bilinçte ve algılamada çok güçlü değişimler oluşturur. Dolayısıyla cinsel davranışları da etkiler. Kişilerin LSD maddesinin etkisi altındayken yapılan cinsel birleşmeyi “erotik” olarak algıladıkları, ve bütün bu yaşantıyı “ilginç” buldukları gözlenmiştir. Genellikle LSD maddesi bedende kişiden kişiye pek çok farklılıklar içeren tepkiler oluşturur. Fakat kesin olan şudur ki, bu madde insanın erotik duyumlarını pek çok başka duyum ve düşüncelerle birlikte algılamasına yol açar ve cinsel olayı bir uzaklıktan yaşamasına neden olur.

Esrar
,çok daha hafif ölçüde halusinojen bir maddedir. Erotik uyarıcılığı konusunda varılmış kesin bir sonuç olmamakla birlikte birkaç esrar sigarasının cinsel yaşantıya yoğunluk kazandırdığını bildirenler çoktur. Bunlar hafif dozda esrarın kendilerini daha duyumsal, daha tepkisel ve cinselliğe daha yatkın hale getirdiklerini söylerler. Bu konuda ve özellikle esrarın adale kasılmaları üzerindeki etkisiyle ilgili olarak araştırmalar yapılmaktadır. Esrarın genellikle kişiyi alkol gibi rahatlatarak erotik duyarlılığını arttırdığı görüşü egemendir.

Amfetamin.
Amfetamin, beyin üzerinde etkili bir madde olup cinsel uyarıcı olarak da kabul edilir. Alışkanlığa yol açabilen bu madde özellikle batı toplumlarında yaygın bir şekilde cinsel uyarıcı olarak kullanılmaktadır. Öte yandan ciddi bir amfetamin ahşkanlığına kurban olan kişilerin ruhsal bozukluk içine düştükleri ve dolayısıyla cinsellikle ilgilerinin kalmadığı bir gerçektir.

Kokain.
Kokain kullananlar, bu maddenin etkisi altındayken cinsel birleşmenin olağanüstü tatlı bir zevk olduğunu ileri sürerler. Yine bu durumda da çok ciddi bir bedensel alışkanlık oluştuğunda kokain isteği, kişinin cinsel isteğini öldürerek onun yerini almaktadır. Amfetamin gibi kokain kullanımı da ilk başlarda kişide genel bir libido çoğalmasına yol açmakta, cinsel isteğin artışına koşut olarak da cinsel etkinlik derecesi yükselmektedir. Ayrıca, bu etkilerin saptanmasında maddenin damardan alınışının da etkiyi çoğaltan bir etmen olduğu görülür. Fakat maddenin kullanımı alışkanlık düzeyine vardıktan sonra libidoda genel bir düşüş izlenmeye başlanır.

Androjen.
Androjenin hem cinsellik organlarını etkileyen sinirler üzerinde hem de beynin cinsellik merkezleri üzerinde etkisi vardır. Bu, aynı zamanda bilinci değiştirmeksizin ve libido artışının değerini sıfıra indiren başka yan etkiler oluşturmaksızın cinsel güdüyü uyandıran tek maddedir. Androjen erkeklerde ve kadınlarda davranış bozukluklarına yol açmadan cinsel istek ve etkinliği artırır. Bedende androjen noksanlığından kaynaklanan iktidarsızlık sorununa çözüm getirir. Fakat böyle bir noksanlık söz konusu olmadan alındığında androjen farklı etkiler oluşturabilir. Bazı erkeklerde testosteron şeklinde alınan androjen belli sınırlar içinde libidoyu çoğaltır. Testosteron verilen kadınların cinsel güdülerinde de artış görülür. Bu afrodizyak etkisinden dolayı androjen iktidarsızlık durumlarında bazan ilaç olarak önerilir. Tek sakıncası, bir takım yan etkilere yol açabilmesidir. Örneğin kadınlarda aşırı kullanmanın, sivilceler gibi tepkilere, erkeklerdeyse prostat kanserine neden olduğu izlenmiştir.

Kantarid,
idrar yolu ile idrar torbasını tahriş ederek yalancı ereksiyona yol açar. Bir çeşit priapizm olarak nitelendirilen bu durum, erkeğin cinsel organı için bir tehlike oluşturur, tam bir iktidarsızlığa ya da ölüme yol açabilir.

Amil nitrit
olarak bilinen ikinci madde ise damar açıcı bir ilaç olup, cinsel organlardaki kan dolaşımını artırmakta, böylece cinsel heyecanı etkilemektedir. Fakat bu ilacın cinsel birleşme sırasında kullanımı yine tehlikeli sonuçlar doğurup ölüme bile neden olabilmektedir.
Bu türden sentetik maddelerin dışında, doğrudan doğruya hayvanlarda ya da bitkilerden elde edilen bazı geleneksel afrodizyaklar da bulunmaktadır. Bunlar, çok eskiden beri geleneksel toplumlarda cinsel isteği arttırmak amacıyla kullanılan ama kesin etkileri konusunda bilimsel bir kanıt bulunmayan maddelerdir:

Saparna.
Bu bitkinin çeşitli kısımlarından elde edilen karışımlar ilk kez Latin Amerika yerlileri tarafından afrodizyak olarak kullanılmıştır. Saparnadan elde edilen bu karışımlarda çeşitli hormonların bulunduğu saptanmıştır.

Çadıruşağı otu.
Bu çok kötü kokulu ve sadece Asya’da yetişen bitkiden elde edilen tonik, Doğu ülkelerinde hem genel bir uyarıcı hem afrodizyak olarak kullanılmıştır.

Ginseng.
Çin’de binlerce yıldır ilaç yapımında kullanılan bu ot son yıllarda Batı’da çeşitli biçimlerde üretilmektedir. Genel bir uyancı olarak depresyonlara karşı ve enerji vermek amacıyla kullanılan ginseng’in afrodizyak etkileri olduğunu ileri sürenler de vardır.

Meyan kökü.
Tıpta yaygın bir kullanım alanı olan bu bitkiden elde edilen tozun maden suyuna karıştırılmasıyla özellikle kadınlarda etkili olan bir afrodizyak elde edildiği söylenmektedir. Meyan kökünün kimyasal yapısıyla cinsiyet hormonları arasında bir benzerliğin bulunduğu saptanmıştır.

Rezene.
En eski afrodizyak maddelerden biri olan rezeneden çay da yapılabilmektedir. Afrodizyaklarda kullanılan, rezenenin tohumudur.

Polen.
Genel bir canlılık ve enerji kaynağı olarak yararları hekimlerce de kabul edilen polen (çicek tozu) erkeklerde prostat bozukluklarını, kadınlardaysa menapoz sorunlarını çözümlemek için kullanılır. Polenin yapısı incelendiğinde, belli ölçüde testosteron ve diğer cinsiyet hormonlarını içerdiği görülmüştür. Bu nedenle son yıllarda afrodizyak olarak kullanımı daha da yaygınlaşmıştır.

Yohimbin.
Bu, Afrika’da yetişen yohimbin ağacının kabuklarından elde edilen bir maddedir. Afrodizyak olarak kullanılması vücuttaki kanın cinsel organlara hücum etmesini kolaylaştırmasındandır.

Adamotu. Bu bitkinin kökünün de afrodizyak nitelikte olduğu öne sürülmektedir. Ortaçağda, adamotundan yapılma kemerler, iktidarsızlığı gidermesi amacıyla erkeklerin beline bağlanırdı.

E vitamini.
Bu vitamin son yıllarda bir afrodizyak olarak sunulmuşsa da insanın cinsel yaşamı üzerindeki etkisi hakkında herhangi bir bilimsel kanıt yoktur. Ancak, E vitamininin eksikliği, kısırlığa ve cinsel güçsüzlüğe yol açabilmektedir. Buna karşılık E vitamini fazlalığının cinsel isteği arttırdığı yolunda bir kanıt yoktur.

Yiyecekler.
Eskiden beri çeşitli toplumlarda değişik yiyeceklerin afrodizyak etkisi olduğu düşünülür. Sığır eti, yumurta ve özellikle yumurta sarısı, soğan ve istiridye bunların başında gelir. Çoğu zaman erkek hayvanların ve özellikle boğaların erbezleri de bir afrodizyak olarak görülür. Bunlar cinsiyet hormonları içerdiği için belli bir etki yapabilirler, ama bu hormonlar büyük bir olasılıkla sindirim sırasında midede tahrip olmakta ve kana karışamamaktadır.

Gergedan boynuzu.
Toz haline getirilmiş gergedan boynuzu da Çinliler tarafından kullanılmış ama hiç bir etki yapmadığı saptanmış bir maddedir.

Testosteron.
İnsan vücudunda üretilen en önemli erkek cinsiyet hormonudur.
Erkek ve kadınlarda cinsel arzu bu hormona bağlıdır. Bu hormon kadınlara da verilebilmekte, ama çok uzun süre kullanıldığı takdirde kadında bıyık ve kalın ses gibi erkek özelliklerinin belirmesine neden olmaktadır. Testosteron, çoğu ülkelerde ancak reçeteyle satılabilmektedir.

Padişah macunu.
Çok sayıda otun ve baharatın karışımından elde edilen bir macun. Belli bir enerji vermesi ve özellikle de içindeki baharatın idrar yollarını ve idrar torbasını güçlü bir biçimde uyarması nedeniyle cinsel organların da uyarılmasını sağladığı bilinmektedir. Ancak sindirim sistemine ve mideye de zararlı olan bu maddenin aşırı tüketimi, gastrit ve ülsere yol açmaktadır.

Kalp ve damar hastalarının sayısı artıyor

08 Aralık 2009 admin  
Kategori: Saglikli Yasam

Türk Kardiyoloji Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. Ömer Kozan, Türkiye’de yılda 230 binin üzerinde kalp ve damar hastalığına yakalanan kişi olduğunu, bu kişilerin yüzde 50’sinin hayatını kaybettiğini belirterek, ”Böyle giderse 2015-2020′de yıllık hasta sayısı 400 bine çıkacak” dedi.Türkiye’de ve dünyada en çok ölüm nedeninin kalp ve damar hastalığı olduğunu belirten Prof. Dr. Kozan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, kalp ve damar hastalıklarının önlenebilir olduğunu, bunun için insanların yaşam biçimini değiştirmesi gerektiğine dikkati çekti.

Kalp ve damar hastalıklarının önüne geçebilmek için vatandaşlara yönelik çeşitli etkinlikler düzenlediklerini anlatan Prof. Dr. Kozan, sigara, alkol, hareketsizlik, kilo, yüksek tansiyon, kolesterolün bu rahatsızlığa yol açtığına işaret etti.

Aynı zamanda Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi olan Prof. Dr. Kozan, toplumda en çok ölüm nedeninin kanser olduğunun düşünüldüğünü, ancak gerçeğin böyle olmadığını belirterek, ”Türkiye’de ve dünyada kalp ve damar hastalıkları ölüm nedenlerinin birinci sırasındadır. Kalp ve damar hastalıklarından ölümler, trafik kazası ve kanser gibi ölümlerin toplamından bile fazladır” dedi.

Kalp ve damar hastalığı riskini sigara içiminin 3, yüksek tansiyonun 2, kolesterolün 3.5 kat, şeker hastalığının 2.5 kat artırdığını vurgulayan Kozan, sigarayı, alkolü bırakıp, sağlıklı yiyecekler yiyip, ideal kiloya ulaşılmanın hastalığa yakalanma riskini azalttığına dikkati çekti.

Sigaranın, şişmanlığın, hareketsizliğin, alkolün insanın yaşam süresini kısalttığını ifade eden Prof. Dr. Kozan şöyle konuştu:

”Türkiye’de yılda 230 binin üzerinde kalp ve damar hastalığına yakalanan var. Bu kişilerin yüzde ellisi hayatını kaybediyor. Böyle giderse 2015-2020′de yıllık hasta sayısı 400 bine çıkacak. Kalp ve damar hastalığına neden olan unsurlar, değiştirilebilir şeyler. Sigaraya bağlı ölümlerin en önde gelen nedeni kalp krizi ve inmedir. Sigara yağlanma ve tıkanıklığa neden oluyor. Kalp ve beyin damarlarını tıkıyor. Şişmanlık her şeyin başı. Toplum olarak şişmanız. Şişmanlık yaşam süresini kısaltır, yaşam kalitesini olumsuz etkiler. Göbekten şişmanlık kalp damar hastalığıyla direk ilgili. Tansiyon sessiz katildir. Yüksek tansiyon, felç, kalp yetersizliği, kalp krizi böbrek yetmezliği, görme kaybına neden olur. Bu düşmanları yenmek elimizde.

Haftada 150 dakikalık yürüyüş kalp damar hastalığı riskini yarı yarıya azaltır. Mutlaka yürüyüş yapmak lazım. Akşam, sabah demeden yürüyüş yapılmalı. Koşu bandı alıp da koşturup durmak yanlıştır. Aheste aheste yürümek, yürüyüş süresini uzatmak doğru olandır. Yağlar uzun egzersizler sonucu erir. Neredeyse tuvalete bile arabayla gidecek duruma geldik. Ayda 1-2 kilo vermek en ideali. Hamur işini, tatlıları kesmek lazım. Sigarayı, alkolü bırakıp hareketli, kolesterolden, tuzdan uzak, fast food türü yiyeceklerden uzak bir yaşam sürersek, bu rahatsızlığa yakalanma riskini düşürmüş oluruz.”

Ağız kokusuna dikkat!

08 Aralık 2009 admin  
Kategori: Saglikli Yasam

Ağız kokusu beslenme alışkanlıklarıyla ilişkili olarak gelişebilir, mide ve diğer sistemik rahatsızlıkların bir göstergesi olabilir. Peki kokunun dişlerinizle bağlantısı olabileceği hiç aklınıza geldi mi?

Sanıldığından çok daha yaygın görülen ağız kokusu; kişinin iş, arkadaş ve hatta aile yaşamını etkileyebilecek bir konu olup, çoğu zaman kişide mahcubiyete ve buna bağlı olarak da sosyo-psikolojik problemlere sebep olur.

Bu nedenle ağız kokusunun ciddiye alınması gerektiğini vurgulayan Diş Hekimi Dr. Çağdaş Kışlaoğlu, kokunun basitçe diş taşlarından kaynaklanabileceği gibi, ağızdaki eski dolgu ve kron-köprülerin bozulmuş diş eti ilişkilerinden oluşabileceğini de vurguladı.

Dişlerden kaynaklanan kötü kokuların tedavisi diğer sebeplere göre daha kısa sürede sonuç verdiğinden “şanslıyız” diyerek sözlerine devam eden Diş Hekimi Dr. Çağdaş Kışlaoğlu; ağız kokusu şikayeti ile gelen hastaları öncelikle tam bir ağız muayenesinden geçirerek, sorunun bir mi yoksa birden fazla nedene mi dayandığını tespit ettikten sonra tedaviye başladığını anlattı.

“Ağız kokusu bazen ağız hijyenine yeterli önemin verilmemesi, bazen ağız enfeksiyonları, bazen ileri dişeti hastalıkları ve/veya diş çürükleri, bazen de ağız kuruluğu gibi sebeplerin bir ya da bir kaçından kaynaklanıyor olabilir.” diyerek ağız kokusunun sebeplerini sıralayan, Kışlaoğlu; ağız hijyenine yeterli önemin verilmemesinden kaynaklanan ağız kokusunu gidermek için diş taşlarını temizlediğini ve kişiye ağız bakımı için neler yapması gerektiğini uygulamalı olarak gösterdiğini belirtti.

Eğer ağız kokusu ağız enfeksiyonlarından ileri geliyorsa ağız enfeksiyonlarını tedavi ettiğini ve bu tedavi sırasında gömük ve sorunlu dişler varsa çektiğini söyledi. Sorun diğer bir neden olan ileri dişeti hastalıkları ve/veya diş çürüklerinden kaynaklanıyorsa bunları tedavi ettiğini ve ağız kuruluğundan ileri gelen kötü ağız kokusunu da hastaya tükürük salgısını artıracak önlemleri uygulatarak giderdiğini anlattı.

Bunların yanı sıra ağız kokusunu engellemek için şu önerilerde bulundu: “Ağız içi bakterilerle savaşan bir baharat olduğu için tarçın kullanın, kötü kokuya sebep olan ağız kuruluğunu engellemek için daha fazla su için, diş çürüklerine sebep olacağından basit şeker tüketiminizi azaltın, yiyeceklerle tükürük salgısının iyice karışması ve ağızda yemek parçası kalma olasılığının azalması için lokmaları iyi çiğneyin, diş fırçasının çıkaramadığı yerlerdeki bakteri ve yemek artıklarını sökebileceği için diş ipi kullanın, son olarak kötü kokuya sebep olan ağız kuruluğuna neden olduğundan ve diş eti hastalıklarına da zemin hazırlayarak ağız kokusu oluşturacağından sigara içmeyin.”

Penis Büyütme Operasyonları

25 Kasım 2009 admin  
Kategori: Cinsel Sağlık

* Normal penis boyu kaç santimdir?

Penis ereksiyon halindeyken oniki santimden büyükse normaldir. Oniki santimden az ise küçüktür.

* Nasıl büyütüyorsunuz?

Dünyada uygulandığı gibi… Vücuttan alınan yağları penis derisinin altına enjekte ediyoruz. Lokal anestezi altında yapılıyor. Bir operasyonda boydan iki-üç santim, enden ise bir-iki santim büyüyor. Bu operasyonu üç aylık aralıklarla iki-üç kez tekrarlamak mümkün.

* Penislerini büyütmeye gelen insanların psikolojilerini anlatır mısınız?

İçlerinde cinselliği hiç yaşamayanlar olduğu gibi çoluk çocuk sahibi evli insanlar da geliyor. Aslında penis küçük de olsa, görev yapıyorsa sorun yoktur.

* Yaş sınırı var mı?

Gelişimini tamamlamış, yani yirmi yaşını geçmiş olması gerekiyor. Bize genellikle orta yaş grubu insanlar geliyor.

* Sonradan büyütülen peniste his kaybı gibi bir sorun oluyor mu?

İnsanın kendi vücut yağı konduğu için bir sorun olmuyor, yalnız sınırları var. Bir kerede fazla büyütülmüyor. Şayet enjekte edilen yağ dozu aşılırsa sorun çıkabilir.

* Ameliyat sonrası hasta günlük yaşantısına devam edebiliyor mu?

Herhangi bir sargılama işlemi yok. Üç hafta süreyle seksi yasaklıyoruz. Bir günlük dinlenme yeterli olabiliyor, banyo yapabilir. Bol pantolon giyilecek. Ve enjekte edilen yağın dağılması için bir tür masaj öğretiyoruz.

Sonraki Sayfa »