Sırt Ağrıları
Yazan: admin 31 Ekim 2009 Cumartesi
Kategori: Genel sağlık
->
Vücuda destek olan sırtı önemsememek hiç doğru değil. Sırt ağrıları milyonlarca insanın ortak sorunu. Özellikle gelişmiş ülkelerde sırt sorunları önemli bir probleme dönüştü. Bunun için sırt sağlığına özen göstermeliyiz.
Yapılan bir araştırmaya göre sırt ağrılarından yakınanların yüzde 35�i için sırt ağrıları kronik bir soruna dönüşüyor. İnsanların sırtları neden ağrır? Tıp uzmanları başlıca nedenleri şöyle sıralıyorlar: Kötü duruş, incinme, stres, hamilelik, yaşlılık ve aşırı kullanma.
Duruşa dikkat
Eğer düzgün durmayı ilke edinirseniz sırt ağrılarınızın azaldığını göreceksiniz. Bir süre sonra da hiçbir şikayetiniz kalmayacak. Otururken öne doğru eğilmemeye dikkat edin. Omuzlarınız öne doğru gelmesin. Sürekli olarak omuzlarınızı geri itin ve midenizi içinize çekin. Böylece vücudun ağırlığını eşit olarak çeşitli bölgelere dağıtmış olursunuz. Sakın bacak bacak üstüne atarak oturmayın. Bu alışkanlık kan dolaşımını zorlaştırır. Eğileceğiniz zaman sırtınızı öne eğmeyin. Dizlerinizi kırarak diz çökün. Böylece sırtınıza fazla yük binmesini önlersiniz. Alışverişten dönerken, yükü bir elinizde taşımayın. İki ayrı çanta ya da torbaya eşit miktarda malzeme koyun ve öyle taşıyın. Sırtınız ve omuzlarınız arasında denge kurulmasını sağlamakla, sırt ağrısı çekmekten kurtulursunuz.
Ağrılara neden olan hastalıklar
Schuermann hastalığı:
Boyun ve bele göre sırttaki omurlar daha az hareketlidir. Bu nedenle büyüme çağında kan dolaşım problemlerine ait omur düzeyindeki gelişim hastalıkları en çok sırtta görülür. Büyüme çağında kas, eklem uyumsuzluğu yaşayan çocukların sırtlarında ortaya çıkan kifoz adı verilen yuvarlılık, kamburlaşma sırt ağrısına neden olabiliyor. Hastalığın habercisi olabileceği gibi bu dönemde öne doğru eğilmelerden de kaynaklanabilir. Skolyoz, çocukluk ve genç erişkinlik dönemlerinde omurganın üç boyutta eğrilmesi sırt ağrısıyla kendini belli edebilir. Bu sırt ağrıları hareketle artan dinlenmeyle geçen özelliktedir.
Enflamatuar (İltihaplı) romatizmal hastalıklar:
Enflamatuar, gece ağrıları diye adlandırılan bu sırt ağrıları hastalığın en çok bilinen belirtisidir. Gecenin ikinci yarısında uykudan uyandırabilecek şiddette görülür. Ağrıların yanı sıra eklem şişmeleri, sabah sertliği şikayetleri ortaya çıkar. Romatizmal hastalıklarda erken tanıyla, hastalık nedeniyle ortaya çıkabilecek tahribat en aza indirilmeye çalışılır.
Osteoporoz adı verilen kemik erimesi hastalığı:
Özellikle geceleri sırtta şiddetli ağrılara neden olabiliyor. Yaşlı kadınlarda sırt ağrıları, osteoporoz nedeniyle ortaya çıkan osteoporotik yıkım adı verilen, omurların şekillerini kaybedip çökmesinden kaynaklanabilir.
Kanser:
Orta yaş üstünde (40 yaş üzerinde) omurgaya yayılmış kanser nedeniyle gece sırt ağrıları ortaya çıkabilir. Ağrıların bu yönde araştırılması gerekiyor. Hastalığın elenmesinde en kolay tanı yöntemi iki yönlü sırt grafisi çekmek.
Oransızlık problemleri:
Kilo ve boy endeksine göre göğüsleri büyük olan kadınlar sırt ağrısı çekebiliyorlar.
Kalp hastalıkları:
Kürek kemiğine vuran sırt ağrıları, kalp hastalıklarından şüphelenmesine neden olabiliyor. Safra yolları hastalıklarında sırt ağrısı ilk belirti olarak ortaya çıkabiliyor.
Zona:
Sinir uçlarında iltihaplanması sonucu ortaya çıkan hastalık hiçbir belirti vermeden sırt ağrısıyla kendini gösterebiliyor.
Psikosomatik neden:
Sırt ağrıları sadece yaşam koşulları ve strese bağlanmamalı. Her türlü hastalık irdelenmeli.
Ağrıları geçirmek için
Eğer sırtınız ağrıyorsa, yaptığınız iş ne olursa olsun o işi bırakın. Eğer sırtınızda sıcaklık da varsa, soğuk kompres uygulayın. Eğer sırtınız ağrırken aynı zamanda geriliyorsa, sıcak su torbasını sırtınızda gezdirin. Bu arada ağrı kesici bir ilaç da alabilirsiniz. Eğer iki üç gün içinde sırt ağrılarınız geçmezse bir doktora görünmelisiniz.
Uzun süre yatak istirahati yapmak, sırta destek veren kasları zayıflatabilir. Bu nedenle sadece yatarak ağrı geçirmeyi denemek yanlıştır. Bu arada yoga hareketlerinin sırt için son derece yararlı olduğunu belirtelim.
Sağlıklı bir sırt için
1 – Stres ve gerginlik, sırt kaslarının gerilmelerine neden olur. Bu nedenle haftada bir kez sırtınıza masaj yaptırın ya da yoga yapmayı öğrenin. Sırt kaslarının rahatlaması için bu önlemleri almak zorundasınız.
2 – Sırtın sağlıklı olabilmesi için doğru egzersizleri seçmek çok önemlidir. Yüzme ve yürüyüş sırt için ideal egzersizler olarak nitelendirilir, ama siz gene de bir doktora danışın.
3 – Oturduğunuz sandalye ya da koltuk, mutlaka çok rahat olmalı. Ve sırtınıza destek vermeli. Evde iş yerinde ve arabada bu hususa dikkat etmelisiniz. Yumuşak kanape ve koltukların arkalarına yastık koyarak destek almak gerekir.
4 – Yaşamımızın yaklaşık üçte birini uyuyarak geçirdiğimize göre yatağımıza da dikkat etmemiz gerekiyor. Yatağınız kalçalarınızın ve omuzlarınızın rahat edebileceği bir şekilde olmalı.
Sırt Kaslarınız İçin Yapabileceğiniz Basit Egzersizler
1. Boynunuzu Esnetin
Dik olarak oturun ve başınızı kendi etrafında döndürmeden omuzlarınıza doğru hafifçe eğin. Telefonla konuşurken ahizeyi bir sağ omuzunuza bir de sol omuzunuza koyarak bu egzersizi yapabilirsiniz.
2. Omuzlarınız İçin
Dik oturuş pozisyonunuzu bozmadan gece yatış pozisyonlarınızdan kaynaklanan sırt ağrılarınızı gidermek için omuzlarınızı önce öne sonra arkaya doğru düzenli rotasyon ile hareket ettirin.
3. Göğüs Kasları İçin
Dik oturur pozisyonunuzu bozmadan kollarınızı gergin olarak önde göğsünüze paralel şekilde birleştirin. Kollarınızın gergin olmasına özen gösterin ve elleriniz birbirine birleşik iken, başınızın üstüne doğru kol iç kasları ve gögüs kaslarınızın gerilmesini sağlayın.
4. Sırt Kaslarına Devam
Dik oturur pozisyonunuzu koruyarak Önce sağ/sol kolunuzu yana doğru açın. Elinizi bileğinizden yukarı doğru avucunuz dışa bakacak şekilde gerin ( Bu sizin alt kol iç kaslarınızı açacaktır). Pozisyonu bozmadan kolunuzu sırtınıza doğru gerin ve el bileğinizi kendi etrafında çevirin. Kolunuzu başınıza paralel kaldırın ve aynı hareketi tekrarlayın. Kütürdeyen kas seslerinizi duyacaksınız. Aynı işlemi diğer kolunuza da uygulayın.
5. Sıra Bacaklarda
Sırtınızı dik tutmaya çalışarak bacağınızı göğsünüze doğru çekin. Arka bacak kaslarınızın gerginliğini hissedene bu hareketi yapın. Pozisyonu bozmadan ayak bileğinizi kendi etrafında döndürün ve gergin durumdayken yavaşça sandalyenin yanına 2. şekildeki gibi bırakın. Diğer bacağınıza da aynı işlemi tekrarlayın.
6. Yan Bacak Kaslarınız İçin
Dik oturur pozisyonda önce sağ/sol bacağınızı dik olarak gövdenize paralel olarak uzatın. Bacağınızı gergin hale getirip ayak bileğinizden ayağınızı kendi etrafında çevirin.
Domuz Gribinden Korunma
Yazan: admin 30 Ekim 2009 Cuma
Kategori: Genel sağlık
Domuz Gribinden 6 basit öneriyle korunun!
Sağlığınız yerinde ve H1N1 hastalık belirtileri göstermiyorken virüsün vücutta üremesini, belirtilerin daha da şiddetlenmesini ve ikincil enfeksiyonların gelişmesini önlemek için dikkatimizi N95 veya tamiflu gibi ilaçları stoklamaya vermek yerine çoğu bildirgelerde bahsedilmeyen bazı çok basit önlemleri uygulayabiliriz.
Ellerinizi sık sık yıkayın.
Ellerinizle yüzünüze dokunmayın. Yemek, banyo ve yara bakımı gibi zorunluluklar dışında yüzünüzün herhangi bir yerine dokunmaktan kaçınınız.
Ilık tuzlu suyla günde iki kere gargara yapınız ( tuza güvenmiyorsanız listerin kullanınız). H1N1 ‘in boğaz ve burun boşluklarında çoğalıp Enfeksiyona sebep olarak karakteristik belirtileri göstermesi için 2 -3 güne ihtiyacı vardır. Sağlıklı bir kişinin ılık, tuzlu suyla gargara yapmasının etkisi hastalığa yakalanmış olan bir kişinin tamiflu kullanması ile aynıdır. Bu basit ucuz fakat güçlü önleyici yöntemi küçümsemeyiniz.
3. önleme benzer olarak; Burnunuzun içini en az günde bir kere ılık tuzlu suyla temizleyiniz. *Günde bir kere burnunuzu sümkürün ve sonra ılık tuzlu suya batırılmış pamuk tamponlarla silerek temizleyiniz. Bu yolla burnunuzda bulunak virüs sayısını etkili bir şekilde azaltmış olursunuz.
Narenciye suları gibi C vitamin bakımından zengin olan yiyecekler kullanarak doğal bağışıklığınızı güçlendiriniz. Eğer ilave olarak C vitamin kullanmak zorunda iseniz emilimi artırmak için mutlaka Çinko ile birlikte alınız.
Bitkisel çaylar, çay, kahve gibi sıcak veya ılık içeceklerden içebildiğiniz kadar çok içiniz. * Sıcak içecekler içmek gargara yapmakla aynı etkiye sahiptir fakat ters yöne doğru. Sıcak içecekler virüsleri yaşamaları mümkün olmayan ortama sahip olan mideye doğru yıkayarak götürürler. H1 N1 virüsü mide’de çoğalamaz, herhangi bir zarar veremez ve hayatiyetını devam ettiremez.
Akşamları Atıştırmak Kilo Almanıza Sebeptir
Yazan: admin 30 Ekim 2009 Cuma
Kategori: Genel sağlık
->
Geç saatlerde yapılan atıştırmaları masum görmek size vermekte zorlanacağınız kilolar olarak geri dönebilir.
Üniversite öğrencisiyim, gece sınava çalışırken yediklerim kontrolden çıkıyor. Kilo almak istemiyorum ve yurtta kalıyorum ne yapmalıyım?
Uyanık kalmak için çoğumuzun ilk yaptığı büyük bir bardak kahve içmektir. Tabii günümüzde kahve çeşitlerinin ve lezzetlerinin de artmasına bağlı olarak bu seçimler kahve ve kalori tüketimini artırdı.
Kilo almak istemiyorsanız şekersiz ve kremasız seçeneklere yönelmeniz daha uygun olacaktır. Bir de “Ders çalışıyorum, yanına cips, çikolata eklemekten ne çıkar?” derseniz bu ilaveler başarınızı değil sadece kilonuzu artırır.
Üstelik geç saatte aşırı yemek yerseniz uyumakta zorluk çekebilirsiniz. Bu gibi durumlarda; şekersiz bir kahve yanında diyet bisküvi, kuru meyve, kuru yemiş tüketmek iyi olacaktır. Ancak, 10 fındık veya 3 tam ceviz yediğinizde, 1 tatlı kaşığı yağ aldığınızı veya meyveleri tüketirken porsiyon miktarlarına uymak gerektiğini unutmayın.
Abur cuburu buzdolabınızdan çıkarın
Eğer yurtta kalıyorsanız, abur cuburları odanızdan uzak tutun. Odanızda buzdolabınız varsa; az yağlı yoğurt, meyve, müsli barlar bulundurabilirsiniz. Genel olarak kampuslerde bulunan otomatlar ise yüksek kalorili cips, bisküvi, çikolata vs içerir. Bunlar yerine oda sıcaklığında koruyabileceğiniz kuru ve taze meyveler daha iyi seçimdir. Market listenizi gözden geçirin ve bazı ürünleri her hafta düzenli olarak almaya özen gösterin. Meyve, müsli, yulaf, light süt, yoğurt, peynir, tam tahıllı ürünler mutlaka alışveriş listenizde yer almalı.
Sigarayı bıraktım ve bu boşluğu yemekle doldurmak istemiyorum. Kilo almamak için ne önerirsiniz?
Sigara birçok insan için yemek bitiş sinyalidir. Kişi karnı doyduğu anda bir sigara yakar ve böylece yemekten uzaklaşır.
Sigarayı bırakınca bu alışkanlık ve beyne komut verme bir süre fazla yemekle sonuçlanır. Sigarayı bıraktıktan sonra oluşan boşluk hissi, genelde yemekle doldurulmaya çalışılır. En büyük tehlike avuç avuç kuru yemiş, çekirdek gibi yağlı gıdalar yemektir. Oysa salatalık, kereviz sapı, domates, meyve daha sağlıklı atıştırmalıkladır, çünkü yağ içermezler ve düşük kalorilidirler. Ayrıca bol su içmek de faydalı olacaktır.
Sigara bırakılınca nikotin sebebiyle metabolik hızda azalma yaşanabilir. Buna engel olmak için düzenli bir egzersiz programına başlanmalıdır. Spor yapanların sigarayı bırakma başarısı yapılan çalışmalarda iki kat daha fazla bulunmuştur.
Sigarayı bırakıldığında kan şekerinizde düzensizlik oluşabilir ve canınız tatlı isteyebilir. Bunu önlemek için şekersiz çiklet çiğneyin, şeker ihtiyacınızı meyvelerden veya taze sıkılmış meyve sularından karşılayın. Ancak her bir çay bardağı taze meyve suyunun yaklaşık 45-50 kalori içerdiğini unutmayın.
Benim ve eşimin kilosu normalden fazla, ben değişmeye çalışsam da eşim bu konuda biraz inatçı. İki kızım var onların da ileride kilo problemleri olmasından korkuyorum, ne önerirsiniz?
Çocukları olumlu olarak etkilemek, daha derinlerde bir tutum gerektirir. Sizin de ebeveyn olarak bunlara yürekten inanıp yaşam tarzınız haline getirmeniz ve uygulamanızla başarılabilir. İnsanlar genelde kendilerine söylenenleri değil, gördüklerini yaparlar. Bu benim için de, sizin için de, çocuğunuz için de böyledir.
O nedenle, çocuğunuzun beslenme seçimlerinde istediğiniz tarz, öncelikle sizin beslenme tarzınız olmalıdır. Bu konuda dikkat edilmesi gereken en önemli noktalardan biri, çocuklarınızı daha az yemesi için teşvik ederken, “diyet” kelimesini kullanmaktan kaçınmanızdır. Araştırmalar, diyet yapmaları istenen çocuğun, daha fazla yediği veya kötü beslenme alışkanlıkları geliştirdiğini ortaya çıkarmıştır.
Çocukların beslenme eğitimlerinde diğer önemli bir nokta da, ne yemesi gerektiğini dikte etmeniz yerine, ailenizin beslenme seçimlerin-den bahsederek, onları yönlendirmenizdir. .
Anne hasta olsa da bebeği emzirmeli
Yazan: admin 30 Ekim 2009 Cuma
Kategori: Çocuk, Diş, Göz, Kadın Sağlığı ve Sağlık Haberleri
Çocuk sağlığı açısından domuz gribinden korunma yollarıyla ilgili bir açıklama yapan Sosyal Pediatri Derneği Başkanı Prof. Dr. Gülbin Gökçay, “Grip benzeri bulguları olan annelerin bebeklerini emzirmeleri sakıncalı değil. Bebeklerini korumaları için emzirmeleri özellikle önemli” dedi.
Anne sütüyle beslenen bebeklerde bulaşıcı solunum yolu hastalıklarının daha az görüldüğünü belirten Prof. Dr. Gökçay, anne sütü alan çocuklar hastalığa yakalansa dahi rahatsızlığın daha hafif seyrettiğine dikkati çekti.
Anne sütü ilaç gibi
Bebeklerin 2 yaşına kadar emzirilmesini önerdiklerini söyleyen Gökçay, annelere seslenerek “Bu kış emzirmeyi bırakmayın. Anne sütü ilaç gibi çocuğunuzu koruyacaktır” dedi. Derneğin açıklamasında, çocukların domuz gribinden korunması için alınması gereken önlemler ise şöyle sıralandı:
* El temizliğine önem verilmeli. Burun ve ağız ılık suyla temizlenmeli.
* Kapalı ortamlar havalandırılmalı. Çocuklar kalabalık ortamlara sokulmamalı. Okullarda çocukların dışarı çıkıp hava almaları sağlanmalı.
* Her gün düzenli 5 – 9 porsiyon taze meyve, sebze tüketilmeli.
1950’den önce doğanlar bağışık olabilir!
A H1N1 virüsüne daha çok gençler yakalanıyor. Uzmanlara göre, bunun bilinen iki nedeni var: Gençlerin toplumsal hayata daha fazla karışması ve 1950’den önce doğanların yüzde 35’inin kanında bu virüse karşı koruyucu antikorlar bulunması.
Ulusal Pandemi İzleme Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Recep Öztürk, 1950’den önce doğanların yüzde 35’inin kanında bu virüse karşı koruyucu antikorlar olduğunun saptandığını belirterek, “Benzer bir virüsle yaşlıların daha önce karşılaşmış olabileceği tahmin ediliyor. Ama bu herkes için değil, yüzde 35’lik bir oran için geçerli. Gençler ile yaşlılar arasında böyle bir fark var” dedi.
Türkiye’de üç kişiden biri guatr hastası
Yazan: admin 26 Ekim 2009 Pazartesi
Kategori: Genel sağlık
Sağlık Bakanı Recep Akdağ, Türkiye’de her üç kişiden birinin guatr hastası olmasının temelinde beslenme sorunlarının bulunduğunu ve bu durumun iyotlu tuz kullanımının önemini gösterdiğini belirtti.
Sağlık Bakanı Recep Akdağ, yaptığı açıklamasında “İyot Yetersizliği Hastalıklarının Önlenmesi ve İyotlu Tuz Kullanımı” programıyla, iyot yetersizliğinin yol açtığı zeka geriliği ve özellikle okul çağı çocuklarında görülen, öğrenme yeteneğinde azalma, algılama güçlüğü gibi sorunların ortadan kaldırılmasının hedeflendiğini belirtti.
Türkiye’de önlenebilir zekâ geriliğinin en temel nedeni olan iyot yetersizliğiyle mücadelede, halkın iyotlu tuz kullanımının önemli rol oynadığını vurgulayan Akdağ, iyot yetersizliğinin yol açtığı hastalıkların, çocukların bedensel ve zihinsel gelişimini olumsuz yönde etkilediğini söyledi.
Akdağ, iyot yetersizliğinin; özellikle okul çağı çocukların öğrenme yeteneğinde azalma, algılama güçlüğü ve bunun sonucunda da okul başarısında düşüşe neden olduğunu bildirdi.
İyot yetersizliğinin gerek çocuklarda, gerekse yetişkinlerde guatr hastalığı olarak kendini gösterdiğini ifade eden Akdağ, şunları kaydetti:
“Halkımız, aldıkları tuzun iyotlu olmasına, tuzun iyot içeriğinin korunması için serin ve kuru yerde saklanmasına özen göstermelidir. Vatandaşlarımız, mutlaka iyotlu tuz tüketmelidir. Türkiye’de, daha zeki, çalışkan, başarılı, üretken bir neslin yetişmesinde iyot eksikliğiyle mücadele programı çok önemli bir yer tutmaktadır.”
Boğaz ağrıları kendiliğinden geçebiliyor
Yazan: admin 26 Ekim 2009 Pazartesi
Kategori: Genel sağlık
Boğaz ağrılarının büyük çoğunluğunun sebebinin virüs olduğunu ve genellikle bir hafta içinde kendi kendine geçtiğini kaydeden uzmanlar, bakteri enfeksiyonlarının sadece yaklaşık yüzde 10′unda tıbbi bakıma gerek duyulabildiğini açıkladı.
Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Adem Cenkçi, boğaz ağrısına yol açan enfeksiyonların genelde bulaşıcı özelliğe sahip virüs ve bakteriler tarafından oluşturulduğunu söyledi.
Op. Dr. Adem Cenkçi, “Çoğu boğaz ağrısı mikrobu, doğrudan temas ile aktarılır. Hasta biri bir kapı koluna, telefona veya başka bir nesneye dokunur. Siz de aynı nesneyi tutarak, mikropları alırsınız, mikroplar en sonunda ellerinizden ağzınıza ve burnunuza aktarılır. Bakteri enfeksiyonları, zaman zaman antibiyotiklerle tedavi edilse de ilaçlar her zaman iyileşmeyi hızlandırmaz ya da enfeksiyonların nüksetmesini engellemez. Boğaz ağrısı genellikle başka belirtilerle birlikte görülmektedir.” diye konuştu.
Soğuk algınlığının, boğazda kaşıntı ve ağrının yanı sıra, hapşırma, gözlerde sulanma, öksürme, düşük ateş, burun tıkanıklığı, hafif vücut ağrıları veya şiddetli olmayan baş ağrılarına da neden olduğunu ifade eden Cenkçi, “Mononükleoz da, şiddetli boğaz ağrısına neden olan, çok daha uzun süren bir virüs hastalığıdır. Kızamık, su çiçeği ve grip hastalığı da dâhil olmak üzere, diğer virüs hastalıkları da genellikle boğaz ağrısı ile meydana gelir. Boğaz ağrısı ile bağlantılı bakteri enfeksiyonları arasında bademcik iltihabı, difteri ve yaygın görülmeyen bir bakteri enfeksiyonu olan epiglotit de bulunmaktadır.” şeklinde konuştu.
Boğaz ağrısının diğer nedenleri arasında alerjiler, odalardaki havanın kuruluğu, kirlilik ve diğer tahriş ediciler, kas zorlanması, asit reflü, HIV enfeksiyonu ve tümörler bulunduğunu anlatan Dr. Cenkçi, boğaz ağrılarının çoğunun beş-yedi gün içinde kendi kendine geçtiğini söyledi.
Şiddetli olan veya bir haftadan daha uzun süren boğaz ağrısının yutkunmada veya nefes almada büyük zorluğa sebep olduğunu vurgulayan Dr. Adem Cenkçi, boyunda acıyan veya şişmiş lenf düğümleri, boğazın arka tarafında irin, isilik, iki haftadan daha uzun süren ses kısıklığı, tükürük veya balgamda kan varsa hemen doktora başvurulmasını istedi.
Canlılarda boşaltım sistemleri
Yazan: admin 26 Ekim 2009 Pazartesi
Kategori: Genel sağlık
Canlıda metabolik faaliyetler sonucunda vücut dışına atılması gereken zararlı ve artık maddeler oluşur. Bu zararlı ve artık maddelerin dışarı atılmasına boşaltım, boşaltımda görev yapan organ ve yapıların oluşturduğu sisteme de boşaltım sistemi denir.
A. Tek Hücrelilerde Boşaltım
Tek hücreli organizmalarda boşaltımı sağlamak amacıyla oluşmuş özel bir yapı veya sistem yoktur.
Tek hücreli canlılardan amip, öglena ve paramesyum da CO2, NH3 gibi boşaltım maddeleri pelikula denilen hücre zarından difüzyon ve osmozla atılır.
Tatlı sularda yaşayan amip, öglena ve paramesyum gibi organizmalar metabolizma artıklarını hücre yüzeyi ile attıkları için, hücre hacmine göre hücre yüzeyi fazladır. Bu nedenle hücreye sürekli su girer. Bu su hücrenin aşırı şişerek patlamasına neden olabilir. Hücrenin patlamasını önlemek için fazla su kontraktil kofullarla difüzyonun tersi yönünde dışarı atılır.
B. Omurgasızlarda Boşaltım
- Sünger ve sölenterlerde, boşaltım organı bulunmadığından, boşaltım vücut yüzeyinden difüzyonla sağlanır.
- Yassı solucanlardan Planarya da boşaltım organı olarak “alev hücreleri” bulunur.
Alev hücresinin esas görevi hayvanın vücudundaki su dengesini sağlamaktır.
- Halkalı solucanlar da (toprak solucanı) karbondioksiti vücut yüzeyinden difüzyonla dışarı atar. Boşaltım organı, olarak nefridyum bulunur.
- Yumuşakcalarda da boşaltım organı nefridyumlardır. Nefridyumlar kirpikli hunilerle başlar ve düz bir kanalla manto boşluğuna açılır. Örneğin Midye ve Salyangoz.
- Böceklerde oluşan karbondioksitin organizmadan atılması, trake borularıyla gerçekleşir. Boşaltım artıkları ise “Malpighi tüpleri” ile atılır.
C. Omurgalılarda Boşaltım
Omurgalılarda üreme sistemi ile boşaltım sistemi birbirine bağlantılı olup, boşaltım böbrekler ile yapılır.
Su ve Kara Hayvanlarında Azotlu Artık Maddelerin Boşaltımla Atılması
- Suda yaşayan tek hücrelilerle küçük basit yapılı su hayvanları amonyağı bol su ile birlikte atarlar. Seyreltildiği için amonyağın zehirli etkisi azaltılmış olur.
- Tatlı su balıklarında NH3 ve üre solungaçlar ve ağız epitelinden difüzyonla dışarıya atılır. Böbrekler daha çok su dengesini ayarlamada görev yapar.
- Deniz balıklarında glomerulus körelmiştir. Böbrek kandan çok az su süzer. Fazla tuz solungaçlardaki tuz bezleriyle dışarı atılır.
- Kara hayvanlarından böcekler, sürüngenler ve kuşlar vücutlarına çok az su aldıklarından amonyağı ürik asit kristallerine dönüştürerek dışarı atarlar. Böylece zehirli amonyağı çok az zehirli ürik asit halinde ve su kaybını en aza indirerek atmış olurlar.
- İnsanlar ve memeli hayvanlar amonyağı daha az zehirli üreye dönüştürürler. Ürenin vücuttan atılması da bir miktar suyla sağlanır.
Ürenin çözünerek atılması için gerekli olan su, amonyak için gerekenden çok az, ürik asit için gerekenden biraz fazladır.
Üre oluşumu ornitin devri olarak adlandırılan bir tepkime dizisiyle sağlanır. İnsanda üre kuş ve sürüngenlerde ise ürik asit oluşumunun gerçekleştiği yer karaciğerdir.
Karaciğerde oluşan üre, kan dolaşımına katılır ve böbreklere ulaşır. Kan böbreklerden geçerken süzülen üre idrarla dışarı atılır.
D. İnsanda Boşaltım Sistemi
İnsan boşaltım sisteminin başlıca organları böbrekler, idrar kanalları ve idrar torbasıdır. Her böbrekten çıkan birer adet idrar kanalı (üreter), idrar torbasına (mesane) bağlanır. İdrar torbası da idrar kanalı (üretra) ile dışarı bağlanır.
Böbrek, dıştan içe doğru kabuk (=korteks), bunun altında yer alan öz (=medulla) bölgesi ve havuzcuktan (pelvis) meydana gelmiştir.
Böbrekte görev yapan temel birim nefrondur. Bir böbrekte yaklaşık 2 – 2,5 milyon nefron bulunur.
1. Nefronlardan Kanın Süzülmesi
Böbreklere gelen kanın süzülmesi boşaltım kanalcığının başlangıcındaki kılcal damar ağından süzülür.
Bu süzülme tamamen fizikseldir. Kılcal damarlardaki yüksek kan basıncı, kan plazmasının bir kısmının boşaltım kanalcığına geçmesine sebep olur.
Bu geçiş olayına süzülme denir. Boşluğa geçen sıvıda inorganik tuzlar, glikoz, üre ve su gibi maddeler bulunur. Sağlıklı bir insanda yaklaşık bir günde 180 lt lik sıvı süzülür. Bu kan basıncına bağlı olarak değişir.
2. Geri Emilim ve İdrar Oluşumu
Eğer boşaltım kanalcığına süzülen sıvı aynen dışarı atılsaydı vücut çok miktarda su ile birlikte glikoz, amino asit, ve inorganik tuzlar gibi faydalı maddeleri de kaybetmiş olurdu.
Fakat durum böyle değildir. Süzülen sıvı içindeki faydalı maddeler ve suyun büyük bir bölümü kanalcık hücreleri tarafından emilerek tekrar kana geri verilir. Su dışındaki diğer maddeler çoğunlukla aktif taşımayla geri emilir.
Emilen su miktarı vücudun o sıradaki ihtiyacına bağlı olup hipofizden salgılanan “antidiüretik”(vazopressin) hormon tarafından ayarlanır. Süzülme ile bütün maddeler Bowman kapsülüne geçemezler kanalcık hücrelerini saran kılcal damarlardaki bu maddeler (H+ ve NH+4) aktif taşıma ile kanalcığa geçirilerek idrar oluşturulur. Bu olaya salgılama veya aktif boşaltım denir.
Belirli bir pH’ta olan idrarda su, üre, ürik asit vardır. İdrar öz bölgesindeki toplama kanallarından havuzcuğa boşalarak idrar kanalı ile idrar torbasında biriktirilir ve zaman zaman idrar torbası düz kaslarının otonom çalışmasıyla dışarı atılır.
3. Böbreğin Düzenleyici Rolü
Böbrekler, kanın bileşimini, pH derecesini, ve vücuttaki su, sodyum ve potasyum gibi maddelerin miktarını düzenlemede görev yaparlar.
Ayrıca doku sıvısındaki su ve tuz miktarını düzenler. Böbreklerin bu düzenlemede görevini yapmasında böbrek üstü bezlerinden salgılanan “aldosteron” ve hipofiz bezinin salgıladığı “antidiüretik” hormonun etkisi büyüktür.
4. Böbreğin Görevleri
- Metabolizma artıkları ve zehirli maddeleri atmak.
- Organizmanın su dengesini ayarlamak.
- İç ortamın iyon dengesini düzenlemek.
- Kan plazmasının osmotik basıncını düzenlemek.
- Organizmanın asit – baz dengesini düzenleyerek kan PH sının 7,4 te kalmasını sağlamak.
Sindirim sistemi, organları ve hastalıkları
Yazan: admin 26 Ekim 2009 Pazartesi
Kategori: Genel sağlık
Sindirim sistemi, sindirim borusu (sindirim kanalı) ile sindirim bezlerini içeren, çok hücreli hayvanlarda yiyeceğin vücuda alınımı, sindirilmesi, gerekli besin ve enerjinin absorbe edilmesi ve atık maddelerin vücuttan atılması ile ilgilenen organ sistemidir.
Sindirim sistemi mekanik (fiziksel) ve kimyasal sindirim olarak ikiye ayrılır. Mekanik (fiziksel) sindirim cinsel molekülleri küçük moleküllere ayırmaktır. Kimyasal sindirim ise besinleri en küçük yapı taşına kadar ayırmaktır.
Sindirim sistemi ve sindirim borusu hayvandan hayvana belirli oranda değişiklik gösterir. Örneğin bazı hayvanlar çok odalı midelere sahiptirler.
Sindirim sistemini oluşturan organlar
Yemek borusu
Farklı bölümlere ayrılır ve her bölümde sindirimin farklı bir evresi gerçekleşir. İnsanlarda sindirim kanalının ana kısımları şunlardır: ağız, dil, yutak, yemek borusu, mide, ince bağırsak, kalın bağırsak, rektum ve anüs. Sindirim kanalı dışındaki, sindirim işlemine ve sindirim kanalındaki organların çalışmasına yardımcı olan organlar arasında pankreas ve karaciğer de bulunur. Bunlar sindirime yardımcı olacak salgılar salgılarlar. Örneğin, karaciğer tarafından salgılanan ve safra kesesinde depolanan safra lipitlerin sindirimi için önemli bir salgıdır.
Sindirim kanalının duvarındaki belli temel yapılar her kısımda aynı kalır; sindirim kanalındaki boşluğu saran epitel doku gibi. Doku gıdanın geçişini kolaylaştıracak veya onun sindirimine yardımcı olacak çeşitli maddeler salgılar. Bazı bölgelerde belirli enzimlerle birlikte mukus salgılarken bazı bölgelerde sadece mukus salgılanır.
Sindirim kanalının ana kısımları aşağıda tanımlanmıştır:
Üst sindirim kanalı
- Ağız, ağız boşluğu; tükürük bezleri, mukoza, dişler ve dili kapsar. Gıda ve suyun vücuda alınmasına yarayan bir açıklıktır. Bir üst ve alt dudak ile kapatılmıştır. Karbonhidratların kimyasal sindirimi ağızda başlar.
- Yutak, (farinks veya farenks) ağız ve burnun hemen arkasındaki boyun bölümüdür. Gıdanın ağızdan yemek borusuna geçmesini sağlar. Sindirim sisteminin yanı sıra solunum sisteminde de yer alan bir organdır.
- Yemek borusu (özofagus veya gullet) ve kardiya; yemek borusu gıdanın mideye geçmesini sağlayan kassal (müsküler) bir borudur. Bu geçiş peristaltizm yardımıyla olur. Kardiya ise yemek borusu ile midenin birleştiği noktadaki açıklıktır (ağız).
- Mide; antrum, pilor ve pilorik sfinkteri de kapsar. Mide yemek borusu ile ince bağırsağın ilk kısmı olan duodenum arasında bulunur. Yüksek oranda asidik bir çevreye sahip mide (pH yaklaşık 1,5-2) peptidaz sindirim emzimlerini içerir.
Alt sindirim kanalı
Kalın bağırsak, sindirim kanalının mide ile anüs arasında bulunan kısmıdır. Kalın bağırsakta besinler içerisinde kalan su ve mineraller emilir.
- İnce bağırsak, mide ile kalın bağırsak arasındadır. 5 yaşın üstündeki insanlarda genellikle 5-6 m uzunluğundadır. Üç kısmı vardır. İnce bağısakta ayrıca sindirim yüzeyini genişleten villuslar (tümür) da vardır. Bu villüslerin sayesinde emilim gerçekleşir. Bu villuslar girinti ve çıkıntılardan oluşmuştur.
1. Duodenum veya onikiparmak bağırsağı, ince bağırsağın ilk ve en kısa kısmıdır. Mideyi jejunuma bağlayan bir tüptür. pH seviyesi yaklaşık 9′dur.
2. Jejunum, ince bağırsağın orta kısmıdır, duodenum ile ileum arasında bulunur. Yetişkin insanlarda boyu 2-8 metre arasında değişir. pH seviyesi yaklaşık 7-8 aralığındadır.
3. İleum, ince bağırsağın son kısmı. İnsanlarda yaklaşık 4 metre uzunluğundadır. İleoçekal valv ile çekumdan ayrılır. pH seviyesi genellikle 7-8 arasındadır.
- Kalın bağırsak, üç kısmı vardır:
1. Çekum veya kör bağırsak, kalın bağırsağın ilk kısmıdır. Apandis çekumun bir uzantısıdır.
2. Kolon, kalın bağırsak için kullanılan bir terimdir. Çekumdan rektuma kadar ki kısım için kullanılır. Kendi içinde dört kısma ayrılır, çıkan kolon, transvers kolon, inen kolon ve sigmoid kolon.
3. Rektum, kalın bağırsağın son kısmıdır.
Ayrıca kalın bağırsak sindirime katılmaz. Çünkü sindirim ince bağırsaktan besinlerin kana geçmesi ile sona erer. Besinler kan yoluyla vücuda taşınır. -
- Anüs, rektumun dış açıklığıdır. Kapanması sfinkter kaslarca kontrol edilir. Dışkılar anüsten geçerek vücuttan atılırlar.
İlgili organlar
Sindirim sistemi ve sindirim borusu ile ilgili başka organlar da vardır.
Karaciğer sindirimde rol oynayan safrayı üretir.
Pankreas ise bikarbonat ve tripsin, kemotripsin, lipaz ve panktreatik amilaz gibi çeşitli enzimler içeren bir sıvıyı ince bağırsağa salgılar.
Böylece bu bezler sindirimde yer almış olurlar.
Sindirim ve çıkartım
Ağızda, yiyecek dişler ve dil tarafından mekanik olarak parçalanırken, tükürük tarafından kimyasal olarak da bir ölçüde parçalanır. Daha sonra peristaltizm ile yemek borusundan (özofagus) mideye geçer. Burada parçalama işlemi devam eder. Büyük yiyecek parçaları (bolus) daha küçük parçalara ayrılır yani büyük oranda mekaniktir.
Bununla beraber, küçük miktarda kimyasal işlem de meydana gelir; özellikle proteinler midedeki enzimlerin yardımıyla kimyasal olarak parçalanmaya başlar. Gıda daha sonra ince bağırsağa girer ki burada enzimler ve bakteri yardımıyla parçalama işlemi meydana gelir ve yararlı partiküller kana emilir. Kalan partiküller ise kalın bağırsaktan geçer ve sonunda dışkı biçiminde vücuttan atılır.
Sindirim hem hormonlar hem de otonom sinir sistemi tarafından düzenlenir:
- Sindirim sisteminin görevlerini kontrol eden temel hormonlar mide ve ince bağırsak mukozasındaki hücreler tarafından salgılanır. Bu hormonlar, örneğin sekretin, gastrin ve kolesistokinin, kana sindirim borusu tarafından bırakılırlar ve sindirim sıvılarını uyarıp organ hareketlerine neden olurlar.
- Otonomik sinir sisteminin iki kolu da sindirim işlemini etkiler; parasempatik sinirler salgıları ve peristaltizmi uyarırken, sempatik sinirlerin etkisi daha baskılayıcıdır.
Sindirim borusu aynı zamanda bağışıklık sisteminin bir bölümüdür (Coico et al 2003). Midenin düşük pH (1-4 arası) seviyesi, mideye giriş yapan birçok mikroorganizma için ölümcüldür. Benzer bir şekilde, mukus (IgA antikorları içerir) bu mikroorganizmaların çoğunu nötralize eder.
Sindirim borusundaki diğer faktörler de bağışıklığa yardımcı olurlar; safra ve tükürükteki enzimler dâhil. Sağlığa yardımcı bağırsak bakterileri de potansiyel olarak zararlı olabilecek sindirim borusundaki bakterilerin aşırı çoğalmasını önlemeye yardımcı olur. Bakterilerin yüzüne ölebiliriz. İnce bağırsağın görevi; midedeki yemeklerin kalın bağırsaktan ince bağırsağa geçip oradan da boşaltılmasıdır.
Sindirim sistemi hastalıkları
Tıbbın sindirim sistemi fonksiyonları ve bozukluklarını konu edinen dalı gastorenterolojidir. Sindirim sistemi ile ilgili en sık yapılan şikâyetlerden bazıları bulantı ve kusma, dispepsi, ishal ve kabızlıktır. Ülser ve reflü özellikle son dönemlerde adını fazlaca duyurmuş hastalıklardandır. En sık rastlanan sindirim sistemi hastalıkları şunlardır;
- Ülser (onikiparmak bağırsağı ve yaralar)
- Gastrit (mide iç dokusu iltihabı)
- Siroz (Hepatit B ve Hepatit C gibi sarılık virüsleri ve uzun süreli yoğun alkol alımı sonucunda gelişen, ilk aşamalarında tedavi edilmezse, kanama ve koma sonucu ölüme yol açan hastalık)
- Spastik kolon (çok yaygın görülen sancılı kramplar, ishal ve kabızlık şeklinde seyreden bir kalın bağırsak hastalığı)
- Safra kesesi taşları ve iltihapları (yemek borusu, mide, bağırsak, karaciğer, pankreas ve safra kesesi kanserleri)
- Kanamalar (onikiparmak bağırsağı ülseri, mide ülseri ve erozyonları, yemek borusu, mide ve kalın bağırsak kanserleri ve yemek borusu varislerinin neden olduğu kanamalar)
- Hemoroitler (basur, mayasıl)
Kulak çınlamasının nedenleri
Yazan: admin 26 Ekim 2009 Pazartesi
Kategori: Genel sağlık
Kulak çınlaması sanıldığı kadar basit bir olay değil aksine ciddi hastalıkların habercisidir. Uzmanlar, toplumun yaklaşık yüzde 30′unda kulak çınlaması görüldüğünü, özellikle 40 yaş üzerindekilerde bu duruma daha sık rastlandığını söyledi.
Kulak çınlamasının hastalık olmadığını belirten Atatürk Üniversitesi (A.Ü) Kulak Burun Boğaz (KBB) Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Enver Altaş, “Kulak çınlaması bir hastalık değildir, çeşitli hastalıkların belirtisidir. Birçok hastalık kulak çınlaması şeklinde kendini gösterir. Kulak çınlaması, tümör ve damar hastalıklarının habercisi olabilir” dedi.
Kulak çınlamasının uğultu, gürültü, ince bir ses, rüzgâr sesi ya da nabız vuruşu şeklinde kendisini gösterdiğini kaydeden Altaş, “hayatı tehdit eden çınlamalar, genelde nabız vuruşu şeklindedir” diye konuştu.
Kulak çınlamasının, objektif kulak çınlaması ve sübjektif kulak çınlaması olarak iki gruba ayrıldığını aktaran Altaş, objektif çınlamada, hastayı muayene eden doktorun çınlama sesini duyduğunu belirterek, “objektif kulak çınlamaları, atar damar ve toplardamar arasındaki kısa bağlantılardaki hastalıkların, damar tümörlerinin belirtisi olabilir” dedi.
Sübjektif kulak çınlamalarında ise, çınlama sesini sadece hastanın kendisinin duyduğunu vurgulayan Altaş, “kulak çınlamalarının yüzde 90′ı sübjektif çınlamadır. Sübjektif kulak çınlamasında, kulakla ilgili çınlamaların yanında, kulak dışı sebepler de mevcuttur. Kulak dışı hastalıklar, yaşa bağlı olarak ortaya çıkar” şeklinde konuştu.
Prof. Dr. Altaş, sübjektif kulak çınlamaları olan hastaların kulaklarında kireçlenme, iç kulak tümörleri, kandaki yağ miktarında artış, guatr hastalıkları, diyabet, kansızlık, depresyon, psikolojik problemler, yüksek tansiyon gibi rahatsızlıkların olabileceğini anlattı.
Kulak çınlamasını ciddiye alın
Kulak çınlamalarının birçok hastalığın belirtisi olduğu için ciddiye alınması gerektiğinin altını çizen Altaş, “tümör ve damar hastalıklarının sebep olduğu kulak çınlamaları, hayatı tehdit edici olabilir. Bunun için kulak çınlamaları mutlaka ciddiye alınmalı. Kulak çınlaması olan hastalar, mutlaka muayene olmalı” dedi.
İlaçların yüksek dozda kullanılmasının işitme kaybına neden olabileceğini belirten Prof. Dr. Altaş, kulak çınlaması görülen hastaların baş, boyun, kulak ve burun muayenesi olması gerektiğini söyledi.
Hastanın teşhisi konduktan sonra kulakta kireçlenme, iç kulak tümör hastalıkları gibi durumlarda cerrahi uygulamanın mümkün olduğunu ifade eden Altaş, şöyle devam etti:
“Kulak çınlaması görülen hastaya öncelikle psikolojik destek verilmelidir. Tümör ve damar problemlerinin dışında hayati bir tehlikesinin bulunmadığı hastaya anlatılmalıdır. İşitme sinirlerini kuvvetlendiren iç kulağın beslenmesini arttıran çeşitli ilaçlar kullanılmalıdır. Çınlama görülen hastalara aşırı yorgunluk, stres, uykusuzluk gibi vücudu genel anlamda etkileyen nedenlerden uzak durmaları önerilir.”
Altaş, işitme kaybına neden olan kulak çınlamaları için maskeleme yönteminin kullanıldığını belirterek, “işitme kaybına neden olan kulak çınlamalarında, çınlamayı maskeleyen cihazlar, işitme cihazına eklenir ve hastaların bu çınlamayı duyması engellenir. Hastaların önemli bir kısmı bu yöntemden fayda görmektedir” diye konuştu.
KBB Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Altaş, kulak çınlamasından şikâyetçi hastaların koyu kahve, alkol ve sigaradan uzak durmalarını önerdi.

